İnternet odağından uzaklaşmadan, sektördeki gelişmeler, kullanmaktan keyif aldığım servisler ve edindiğim deneyimler çerçevesinde yazdığım kişisel blogumu keyifle okursunuz umarım...

RSS Linkedin Xing Facebook Hakkimda Twitter

Ahmet HakanDün düzenlenen etohum haftasonu buluşması‘ndan ayrılırken masaların üzerinde duran Digital Age dergilerinden bir tanesini yanıma almıştım, Türkiye’de olmadığım için alıp okuyamadığım Ekim 2008 sayısıydı bu, bir göz atarım dedim. Derginin son sayfasında Ahmet Hakan ile digi-test kısmı gözüme çarptı. Teknoloji konseptli dergilerde sıkça yapılan bir şey, farklı bir sektörden popüler bir isim ile teknoloji-internet üzerine söyleşmek. İlgi de çeker bu tür yazılar, “onlar da haberdar mı, takip ediyorlar mı” diye mutlaka bir göz atarsınız yazıya. Ben de bu ufak söyleşiyi ilgiyle baştan sona okudum.

Ahmet Hakan’ın internet ile ilişkisi enteresandı.  Aklıma takıldı bu, değişime açık olduğu bilinen Ahmet Hakan neler demişti böyle: İnternet üzerine pek düşünmemişti, internette neler olsun ya da olmasın umursamıyordu, facebook veya msn messenger kullanmıyordu, en can alıcısı da bir blog veya web sitesi yoktu, açmayı da düşünmüyordu.

Neden acaba? Takip ettiğimiz gibi geleneksel medya internet karşısında gün geçtikçe daha zayıf duruma düşüyor. Gazeteler, dergiler masraflı olduklarından, hantallıklarından, alışkanlıkları yenilenen kitlelerin hızına yetişememekten bir bir kapanıyor. Bir gazeteci/yazar, üstelik bu kadar çok takipçisi olan popüler bir isim neden bunları söyler ve bu mecrayı önemsemez? Paulo Coelho çatır çatır twitter kullanırken, internet etkinliklerinde konuşmalar yaparken, bizimkiler ne durumda?

Bu konu hakkında küçük bir araştırma yapmaya karar verdim. Türkiye’de internet ve edebiyatı bir araya getirince akla gelen ilk isimlerden olan Reşat Çalışlar‘a da danıştım. Ahmet Hakan ile aynı kulvarda ve popülerlikte gazetecilerin internette aktif olup olmadıklarına bir göz attım.

Gazetecilerin internetteki durumuHıncal Uluç, yok. Ertuğrul Özkök, o da yok. Mehmet Barlas, Emre Aköz, Nazlı Ilıcak, yok yok yok… Bu isimlerinin hiç birisinin ne bir web sitesi, ne de bir blogu var.

Bu durumun nedenlerini kendimizce yorumladığımızda şu tür diyaloglara ulaştık: Türkiye’de geleneksel medya, özellikle televizyon hala çok belirleyici, bunun üzerine yazarların muhtemelen teknolojiye çok hakim olmaması ve internet üzerinden para kazanmanın zorluğu da eklenince ortaya bu sonuç çıkıyor. Peki yazarlar bir gün internette kendini ifade etmeye, site açmaya ihtiyaç duyacak mı? Bu ne zaman olur? Bu sorular ilk yorumların hemen ardından geldi, ve bunun için 5-6 senelik ek süre tanıdık onlara. Reşat’ın yorumu olan gazete yazarlığı ve gazetenin bir yazarın alanı olma gerçeği, yazılarını da buna göre hazırlaması yüzünden blog formatına soktuğunda saçma duracak olması bana da mantıklı geldi. Yine de ben gazetecilerin eninde sonunda tarafsız bir bölgede kendilerini ifade etmeye ve konumlamaya ihtiyaç duyacaklarını ve bunun getirilerini algılayacaklarını düşünüyorum.

İnternette bulunan gazeteciler de yok değil: Listemizdeki diğer isimlerden Fatih Altaylı sitesinde bir RSS feed bulunmasa bile bu iş ile oldukça ilgili görünüyor. Yazıları düzenli olarak sitesinde yayınlanıyor, facebook’ta paylaş bağlantıları ile destekleniyor, her yazısı inanılmaz fazla yorum alıyor, sayfasının bir editörü var ve bu editör yorumları kontrol edip yorum sahiplerine geri dönüşler veriyor, açıklamalar yapıyor. Can Dündar en tecrübeli isim olarak göze çarpıyor. Sitesinin ana sayfasındaki notunda okurları ve izleyicileri ile sitesi sayesinde haberleştiğini, bu sayede candostları edindiğini ve okurlarının kendisine yol gösterdiğini anlatıyor.

Listemizde bulunmamalarına rağmen diğer yazarları araştırırken keşfettiğim Emre Kongar ve Mehmet Altan‘ın kişisel siteleri de görsellerden röportajlara, hatta ingilizce yazılarına kadar ilgi çekici dökümanlar içeriyor.

Ahmet Hakan söyleşide interneti pek önemsiyor gibi görünmese de çok kullandığını ve haber sitelerini takip ettiğini belirtmiş. Bu yazıyı okur mu veya ileride fikrini değiştirip bir web sitesi veya blog açar mı bilmiyorum ama tahminim internet üzerinden yazılarını ve çalışmalarını sergileyen ve görünür hale gelen yazarların sayısının günbegün artacağı ve internetin artan gücünün onların etki alanını küçültmesi ile belki de bir gün bütün gazetecilerin birer bloggera dönüşeceği yönünde.

İnternet sektörünün, sosyal medya ve yeni ekonominin kalbi uzun zamandır ABD’de atıyor. Farklı eyalet ve şehirlerde gün aşırı birçok etkinlik düzenleniyor ve yenilikçi projeler gerçekleşiyor. Fakat son zamanlarda Avrupa’da da düzenlenen benzeri etkinliklerin sayısı artmaya başladı. Hatta Avrupa-ABD arasındaki rekabet LeWeb 08‘de iyice ön plana çıkmış, Silikon Vadisi Avrupa’lı girişimcilere karşı şeklinde bir tartışmaya bile dönüşmüştü.

snf_468x609-10 Mart tarihlerinde Londra’da düzenlenecek olan Social Networking World Forum şu anda önümüzdeki en dikkat çekici etkinlik. “Shaping the future of social media” sloganıyla düzenlenen etkinliğe şu ana kadar 1000′den fazla kişi kayıt yaptırmış bile. Mobile Social Networking Forum ile eş zamanlı olarak düzenlenecek etkinlikte sosyal ağlar konusuna odaklanacak ve bu konseptte dünya çapında birçok yayıncı firma, ajans ve isim bulunacak.

Konuşmacı olarak listede bulunan önemli isimlerden birkaçı MySpace‘ten Anthony Lukom, Yahoo!dan Gerrith Müller, Linkedin‘den Henry-Clifford Jones ve Xing‘den Davide Villa. İnternet odaklı bu firmalar dışında MTV, Coca-Cola ve P&G gibi küresel dev firmaların interaktif sorumluları da etkinlikte konuşmacı olarak yer alacak.

Etkinliğin dikkat çekici bir özelliği de akşamları Mashable tarafından organize edicek resepsiyonlara ve Facebook Developers Garage çalıştaylarına yer verecek olması.

Bu kapsamlı etkinliğe ben de katılacağım ve etkinlikten önemli anları, olan biteni blogum üzerinden paylaşacağım. Social Networking World Forum hakkında daha ayrıntılı bilgi ve kayıt için lütfen buraya tıklayın.

tonlakazanBirkaç gündür İzmit’teyim. Ailemi ziyaret ettim ve evden çalışıp biraz da dinlendim. İşin ilginç ve size bahsedeceğim yanı ise eve geldiğim ilk akşam annemin benden enteresan bir istekte bulunması. Annem benden onun “cep telefonuna yaptığım şeyi” babamın telefonuna da yapmamı istedi. Ne mi bu şey? Telefon zili olarak Tonlakazan‘dan bir reklam müziği yüklemek.

Elektronik aletlerle çok haşır neşit olmayan, belki de olamayan oldukça büyük bir kitle -orta yaşlılar ve üstü- cep telefonlarını rahatlıkla kullanıyor. Telefonlaşıyor, mesajlaşıyor, üst üste iki nokta ve parantezi yan yana koyup gülücük bile yolluyorlar. Birkaç hafta önce annemin ilgisini çeker, kontür kazanınca sevinir, bir de üstüne arkadaşlarını şaşırtır diye Tonlakazan’dan bir melodi seçip telefonuna yükledim. Birisi onu aradığında müzik dinleteceğini, kontör kazanmak için 5 saniye bekleyip sonra açması gerektiğini de anlattım. Bu oyuncağın bu kadar ilgisini çekeceğini tahmin etmemiştim! Artık yeni bir sorumluluğum var: Haftada bir kez annemin cep telefonuna yeni bir reklam melodisi yüklemek. SMS yollayıp hatırlatıyor her defasında, çünkü kendisi internet kullanıp yükleyemiyor. Bir de geçtiğimiz ay 40 küsür kontör kazanıp arkadaşlarının da ilgisini çok çektiğini görünce muhtemelen aynısını babam için de yapmamı söyledi. Neyse ki babam cep telefonu kullanmaya o kadar meraklı değil de sorumluluğum iki katına çıkmadı.

Tonlakazan’ı benim kullanmaya başlamam da aradığım arkadaşımın telefon zilinde reklam dinlettiğini duymam ile oldu. Yeni servislere meraklı birisi olarak nasıl yaptığını sorup kendim de yüklemiştim. Bana sorarsanız insanların kulağına dayayıp mecburen dinlediği cep telefonu zilinin üzerine reklam konulmuş olması çok başarılı. Çok cüretkar bir servis, bir o kadar da havalı. Telefon çalma sesi yıllardır aynıdır, en fazla tonu değişir, fakat içine müzik eklemek, ve bunu reklam mecrasına dönüştürmek, kesinlikle harika bir fikir! Üstelik 7′den 70′e her tip kullanıcıyı etkileyecek, ilgi çekecek, ve kendi kendini yayacak özellikleri mevcut.

Bu özellikleri sadece ben fark etmemiş olmalıyım ki, Tonlakazan Global Mobile Awards 2009‘da “En İyi Mobil Reklam Servisi” dalında finale kalmış. 4Play ekibine ve servisin başarısında emeği geçen diğer herkese kocaman tebrikler.

montypythonİnternetin yaygınlaşması ve bağlantı hızlarının artması ile birlikte öncelikle müzik dosyaları sonrasında da video paylaşımının artması, müzik / eğlence sektörünü yaraladı derler hani. Müzisyenler albüm satamıyor, film yapımcıları para kazanmıyor-muş internet yüzünden.  Bu sözleri şu ana kadar birçok yerde duyduk. Haklılık payı da var aslında.

Peki ya bu konuyu bir de farklı bir açıdan düşünmeye ne dersiniz?

Artık müzik, film ve benzeri sektörlerde dağıtım sadece geleneksel yollarla yapılmıyor. Yeni ekonomi – yeni medya şekilleniyor. Bence asıl sorun bu sürece ayak uyduramamak ve bu değişimi kabullenememekte.

Bu düşüncelerimle ilgili çok çarpıcı bir habere rastladım. Dün yayınlanan habere göre ünlü İngiliz komedi serisi Monthy Python şu ana kadar ürettiği tüm materyalleri YouTube üzerinde özel bir kanal açarak yayınlamaya başladığından beri DVD satışlarında %23.000 artış meydana gelmiş. Yanlış okumadınız, yüzde yirmi üç bin!

YouTube’daki kanallarını açın, ve yazdıklarını bir okuyun. Aynen şöyle demişler: “Uzun zamandır siz bizim programlarımızı riplediniz, internete yüklediniz, artık yetti, biz kendi kanalımızı kurduk, şimdi kaliteli bir şekilde videolarımızı izleyebilirsiniz… Fakat sizden istediğimiz şey, linklere tıklayın ve bizim ürünlerimizi satın alın.”

Monthy Python YouTube KanalıYouTube’a yerleştirdikleri kaliteli videoların her birine Amazon.com üzerinde satılan DVD’lerinin bağlantılarını yerleştirmişler, ve tahmin edebileceğiniz gibi bu şekilde birçok kişi Monthy Python DVD’leri satın almış.  Kısacası internetin gücü kullanılarak izleyici ile iletişim kurulmuş, ve akıllı bir yönlendirme ile sonuç elde edilmiş.

Bu haberi okuduktan sonra interneti yasaklarla, engellemelerle ve ihbar hatlarıyla düzenleyebileceğini sananlar  ne kadar da komik geliyor, öyle değil mi? Kullanıcıları hırsızlıkla suçlamak yerine onlara hizmet sunmak, onlarla iletişim kurmak ve üretilen değeri internet sayesinde daha çok kişiye ulaştırmak düşüşe geçen müzik/eğlence sektörleri için aslında yeni bir şanstır. Bu fırsatların farkına varıp interneti doğru şekilde değerlendirenler fark yaratacak, ve yeni ekonominin öncüleri olacaklar.

davidBaşlıkta tek cümle dedim ama aslında iki cümle varmış, David Bowie‘nin Twitter hesabında yazdığı tek mesajında. Bundan iki hafta önce, 5 Ocak tarihinde “davidbowie” kullanıcı adı ile ve Bowie’nin fotoğrafı kullanılarak şu mesaj yazılmış: “Karlı Berlin’den selamlar! Yeni materyaller üzerine çalışıyorum!”

Ben bu mesajı birkaç dakika önce Twitter hesabımdan beni takibe alan Fransız bir kullanıcının yazdıklarını incelerken keşfettim. Bir müziksever -Bowie’yi sevmem daha önemli aslında burada- olarak hemen tıkladım ve baktım, Bowie neler yazmış diye. O tek mesajı görünce hayal kırıklığına uğradım tabii. Fakat Bowie’yi takip eden 1419 kişiyi görünce “vay be!” dedim. İşte sosyal medya etkisi, işte Twitter… Yaklaşık 1500 kişi, orada yazan kişinin David Bowie olduğundan emin bile olmadan onu takibe alıyor, belki ilerde yeni bir şeyler daha yazar da okurum diye. Belki de Bowie bir “update” yaptıktan iki dakika sonra ona “reply” yapmak, yani yazdığı mesajına cevap atmaktan duyacakları haz için bunu yapıyorlar. İşte burada sosyal medyanın sihrini görüyoruz. Karşınızda rock efsanesi koskoca David Bowie var, ve biliyorsunuz ki o da bilgisayar başında, ve sizin yazdığınız mesajı okuyacak. Hatta belki de size cevap atacak.

David Bowie - Berlin yıllarıPeki bu etki nasıl oluşmuş? Bunu biraz araştırdım: Öncelikle David Bowie’nin resmi web sitesine baktım, herhangi bir açıklama yazılmış veya bağlantı verilmiş mi diye. Herhangi bir bilgi bulamadım. Sonrasında david bowie + twitter şeklinde yaptığım aramalarda birkaç tane farklı blogda çıkan habere ulaştım. Bu haberler Bowie’nin yazdığı yorumdan 17 gün sonra, yani 22 ve 23 ocak tarihlerinde yayınlanmış, muhtemelen bu şekilde Bowie’nin takipçi sayısı patlama yapmış.

Bloglarda çıkan haberlerde verilen en kritik bilgi, Bowie’nin şu ana kadar en başarılı albümlerinden üç tanesini, “Heroes” , “Low” ve “Lodger” albümlerini Berlin’de kaydetmiş olduğu bilgisi. Bu bilgi davidbowie adlı twitter kullanıcısının Bowie olup olmadığını doğrulamıyor ama mantıklı bir strateji ile internet üzerinde nasıl pazarlama yapabileceğimizi ve takipçi oluşturabileceğimizi bize gösteriyor. Bowie’nin Berlin’de bulunması, yeni bir albüm üzerinde çalıştığını söylemesi, ve bu cümlenin o’nun daha önce aynı şehirde başarılı albümler çıkardığını bilen ve bunun tekrarlanması ihtimali üzerine heyecanlanan fanları tarafından okunması patlayıcı etkiyi yaratıyor. Kısacası, internet üzerinde kurduğunuz iletişimde oynadığınız kartlar doğruysa, taşlar yerli yerindeyse yaptığınız etki de o derece artıyor.

HayHuy tutar mı?

hayhuylogoBugün cevabını merak ettiğim soru bu oldu. Blogumu yayına almışken ve test aşamasında olan yeni bir servisi kullanıp  değerlendirme şansı elimdeyken bir şeyler karalamak istedim. HayHuy‘un bana hitap etmesinin de etkisi yadsınamaz.

Aslında bir süre önce Özgür ve Ender‘den, yani Soda Medya Interactive‘den isimsiz yeni projelerinin konseptini dinlemiş ve bu konuda biraz kafa yormuştum, fakat birkaç gün önce gönderdikleri beta test imkanı ile bu yeni projenin adını öğrenmek, siteyi kullanmak, ve bu konuyu daha somut bir şekilde tartmak mümkün oldu.

Bu analizi istatistiksel veriler üzerinden yapmayacağım, sitenin konsepti ve hedef kitlesi üzerine kafa yorup, çalışma sistematiğini değerlendirip yüzeysel bir şekilde üzerinden geçeceğim. Hatta sizden de bu konuda yorum yapmanızı isteyeceğim.

Öncelikle sitenin üzerine oturtulduğu fikir bana çok çekici geldi. İlk anlatıldığında da çekici bulmuştum, siteyi kullanırken de oldukça fazla keyif aldım. Sitenin (muhtemelen şimdilik) basit işleyişi şu mantığa dayanıyor: Karşımıza çıkan soruları cevaplıyoruz, böylece kendimizi ifade ediyoruz, nasıl bir insan olduğumuzu gösteriyoruz; bir süre sonra elimizde karakterimiz hakkında az çok bir bilgi yığını birikiyor, ve bununla bize benzer başka üyelere ulaşabiliyoruz. Senelerdir dergilerde & gazetelerde de merakla test çözmez miyiz sonucunda ne çıkacağız diye? İşte Hayhuy ile bunu yapıyoruz, bir de diğer üyelerle bu fikir üzerinden etkileşime girebiliyoruz.

hayhuyBu ilk kısım güzel, ben de oturdum sitede soru üstüne soru okudum, hoşuma gidenleri yanıtladım. Başkalarının verdiği yanıtlara baktım, konular hakkında yorumlar yazdım. Hatta bir de isteklendim “Ben de bir şeyler sormalıyım, insanlar benim sorularımı cevaplasın.” diye. Bu kilit bir faktör olabilir. Gerçi bunu yapmak istediğimde karşımda bir filtreleme sistemi bulamadığım için “Şimdi soracağım soru daha önce de sorulmuş olabilir” diye düşünmeden edemedim.

Şimdi siteyi kullanım tecrübemi düşünüp daha da güzelleştirmek için neler eklenebilir diye düşündüğümde aklıma bu kısım geliyor, mevcut soruları kategorilendirmek ve filtreleyebilmek. Uzun iş olabilir belki ama soruları bir etiket sistemi ile kategorilendirmek harika olacaktır. Kullanıcılar spor ile ilgiliyse spor’u, kültür-sanat üzerinden kendilerini ifade etmek istiyorlarsa ilgili etiketleri tıklayıp o konseptte sorulara yanıt verebilmeliler. Sorular hatta cevaplar içerisinde ayrıntılı bir arama sistemi de geliştirilmeli mutlaka. Kullanıcılar tembeldir, sırayla karşılarına gelecek 10 soruyu teker teker atlayıp onları ifade edecek 11. soruyu beklemek yerine arama motorunu kullanıp işlerini hızlı halletmek isterler.

Bu şekilde bir ilerleme ile zaten keyifli bir fikri olan sitenin daha da güzel hale geleceğini düşünüyorum. Beni asıl düşündüren konu ise sitenin para kazanması için harcanacak çaba. Ne tür bir tanıtım yolu izleneceğini merak ediyorum. Kullanıcılar ücretsiz olarak sosyalleşebildikleri diğer mecraları neden tercih etmesinler? Karşılarında gerçekten karakter olarak benzeyen birisi olma ihtimali onlara üyelik için ücret ödettirmeyi başarabilecek mi? Sitenin adamakıllı kazanmaya başlaması için oldukça büyük bir kitleye ulaşması gerekecek mi? Proje ticari bir sektöre veya belli bir kullanıcı profiline hitap etmediğine göre çok yoğun bir trafik almadan önce reklam alma imkanı az olacaktır, somut olarak ihtiyaç duyulan bir servis de sunmadığına göre sosyal ağlar ve arkadaş/sevgili arama siteleri ile rekabet etmek durumunda kalacaktır.

Bu konuda kilit bazı özellikler kullanılabilir, örneğin Özgür’ün bana site üzerinden cevaplamam için yolladığı bir soru, yani “huylandırma” beni heyecanlandırdı, ve soruyu cevaplamadan önce adamakıllı düşündüm. Bu tür ekstra etkileşim yöntemleri sunmak yararlı olabilir görünüyor.

Sitenin genel stratejisi nasıl devam edecek, ve internet kullanıcısından ne kadar ilgi görecek, merakla takip edeceğim. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? HayHuy’u sevdiniz mi, sizce başarılı olur mu? Ne olursa başarılı sayarsınız?

likemindSonunda!
Uzun zamandır internetle içli dışlı olmama rağmen kişisel veya konsept bir blog yazmak için ilk adımı bir türlü atamamıştım. Bu tür bir girişimde iki defa bulunup vazgeçtiğimi net olarak hatırlıyorum: Birincisi, Türkiye’de internetin yaygınlaşmaya başladığı zamanlar olan 90′ların sonu olup Hasan Yalçınkaya‘nin chatkapi adlı sitesinden ilk Türkçe blogu tutmaya başladığı zamandı. 15-20 dk kadar bir blog kurmaya çalışıp, sonrasında pes etmiş, devam etmemiştim. 2006 gibi ise artık iş tecrübesi, hatta bir de kendi projesi olan bir “internetçi” olarak “neden web sitelerini tanıtan bir blog yok?” diye düşünüyordum, Arda Kutsal‘in webrazzi’deki sosyomat’ı tanıtan ilk yazısını görmüş, “güzel olmuş, ben de bir şeyler yazmalıyım” diye düşünmüştüm. Sonrasında ise muhtemelen”en iyisi ortakantin’le ilgileneyim” deyip devamını getirmemiştim. Artık vakit geldi, peki ya neden bunca sene yazmadım da, bugün?

Blog yazmak, özellikle de düzenli olarak yazmak zor bir iş, düzenli olarak uğraştığınız başka bir işiniz varsa daha da zor,  enerji ve emek istiyor. İnsanlara faydalı olmak, okunabilecek bir şeyler sunmak gerekiyor. En önemlisi de, yazılarınızı sunacak bir kitle gerekiyor, yazdıklarınızı birilerinin okuyacağını bilmeniz lazım ki yazmak için motivasyonunuz olsun.Bunca zamandır Türkiye’de internetin gelişimini yakından takip etmiştim, nedense itiraf.com‘u okurken Ersan Özer ile bir çay içeyim dememiştim. Harıl harıl internetle ilgili kitaplar ararken Burak Büyükdemir‘in “Kümesteki Kartal”ını bulup bir çırpıda okumuştum, ama Burak Hoca’ya bir e-posta yollayıp bir yorum göndermek aklıma bile gelmemişti. Bana sorarsanız Türkiye internetinde kımıldanmalar oluyordu fakat, ortada adamakıllı bir mecra, bu işe ilgi duyan kişileri sektöre dahil edecek, iletişimi sağlayacak katalizörler eksikti. 2007 senesinde ben Almanya’ya yerleşirken de benzer bir durum devam ediyordu. Türkiye’de olmayan mecra, pazar, yatırımlar Avrupa’da vardı evet, fakat bu farkı oluşturan neydi? Uluslararası tecrübe edinmek ve kendimi geliştirmek misyonuyla yurt dışına çıkarken sonradan gördüm ki Türkiye’de sektör iyice kaynaşmaya başlamıştı.

Bana sorarsanız 2008 senesi boyunca düzenlenen etkinlikler inanılmaz faydalı oldu ve bunların başında da etohum geliyor. İnternet üzerinde iş üretenleri vitrine çıkartan, bir araya getiren etkisini görmemek mümkün değil. Aynı şekilde, başlıkta birlikte andığım FriendFeed de farklı bir yolla olsa da büyük bir açığı kapatarak internet üzerinde aktif olan kitleyi bir araya toplayıp sektördeki kişilerin ürettiklerini çok hızlı bir şekilde birbirlerine ulaştırmalarını ve iletişimde kalmalarını sağladı. Twitter bizde küresel olarak yarattığı etkiyi yaratmamıştı, FriendFeed ise çok daha fazla sevildi: Vitrine çıkanların altına yorum yazabilmek, “like” verebilmek gibi özellikler etkili şüphesiz. Muhabbeti seviyoruz.

Bu aralar sektörden birçok insanla tanışıyorum, herkesin hikayesini dinlemeye ve yaptıkları işleri takip etmeye çalışıyorum. Bu blog da Türkiye internetine bir şeyler katmak, sektörde olup bitenlere ve ortaya konan işlere kendimce yorumlar eklemek ve deneyimlerimi paylaşmak için yararlı olacak diye umuyorum. Ne de olsa artık birçok yakışıklı sektörel etkinliğimiz, ve de yazdıklarımızı etrafımıza kolayca okutabilmemizi sağlayan harika araçlarımız var. İlgi çekeceğini düşündüğüm şimdilik tasarı halinde olan birkaç yazıyı derleyip yayına sokmak için sabırsızlanıyorum, umarım blogumu takip edersiniz. Hayırlı olsun!