İnternet odağından uzaklaşmadan, sektördeki gelişmeler, kullanmaktan keyif aldığım servisler ve edindiğim deneyimler çerçevesinde yazdığım kişisel blogumu keyifle okursunuz umarım...

RSS Linkedin Xing Facebook Hakkimda Twitter

twitter_politikacilariYerel seçimler yaklaşadursun, Mustafa Sarıgül ve Kemal Kılıçdaroğlu birer Twitter hesabı açıp sosyal medyada yerlerini almışlardı. Öncelikle, bu hesaplar gerçek mi? diye soruldu, sonrasında bu konu hakkında sıkça yazıldı çizildi. Ben durumu usulca takip ettim, en sonunda aşının tutmadığını görünce, bu duruma blogumda kısaca bir değineyim dedim.

İki siyasetçiyi de temsilen açılan hesaplar oldukça başarısız şekilde kullanılmış. Yazıya eklediğim görselde inceleyebilirsiniz, ilk aşamada muhtemelen varlıklarını duyurmak için oldukça fazla kişi takibe alınmış, karşılığında ise takipçi olarak çok az kişiye ulaşılabilmiş. İki hesabın da başarısı %20′nin altında. Bu iki isim günümüzün en çok bilinen siyaset adamlarından olmalarına rağmen, neden bu kadar az kişi kendilerini takip ediyor? Çünkü twitter bir “broadcast” aracı değil, bir iletişim aracı. İki hesap da sadece reklam/tanıtım mesajlarından ibaret, takipçilerle bire bir iletişim yapılmamış. Ayrıca bu iki hesap siyasetçilere ait diğer medya araçları ve takipçiler tarafından desteklenmemiş ve ağızdan ağıza yayılım-takip verimli bir şekilde gerçekleşmemiş.

sarigulMustafa Sarıgül ile sosyal medyada aktifliği üzerine bir söyleşi okumak isterseniz sizi buraya alalım. Anlattığına göre hesabını gönüllüler yönetiyormuş. Keşke gönüllü arkadaşlar Sarıgül’ün kampanyasının diğer ayaklarına daha verimli bir şekilde entegre edilseydi. Önümüzdeki seçimlerde olur belki, Türk Twitter kullanıcı sayısının artış oranına göre değişecektir bu durum. İki politikacı da Facebook’u verimli bir şekilde kullanmışlar çünkü, fakat Twitter’da maalesef etkisiz kalmışlar.

Not: Tam bu yazıyı yazıyordum ki, Kılıçdaroğlu ilk Twitter “reply”sini yaptı. Bu özelliği kullanmayı biliyorlarmış demek ki. Keşke daha çok kullansalarmış bugüne kadar. Enteresan bir tesadüf.

kariyergenc1Bir süredir yoğun olarak çalışan genç bir ekibin heyecanına ortak oluyorum. Nurettin Özdoğan, Hasan Toprakkaya ve ekibin üyesi olup tanıştığım diğer birçok arkadaşta aynı hevesi ve geleceğe yönelik umudu sezdim. Kariyergenç‘ten bahsediyorum, ekip adım adım ilerledi ve sonunda projelerinin alfa versiyonunu yayına soktu. Siteyi ben de inceleme fırsatı buldum, oldukça şık bir tasarım ve kolay kullanım özellikleri ile beta versiyona geçip kullanıma açılışı yakında yapmayı planlıyorlar. Bu konuda kendilerine başarılar diliyorum.

kariyergenc-tvBenim en çok ilgimi çeken şey sitenin hitap ettiği kitleye ve ülkemize olan potansiyel katkısı. Slogan olarak “Türkiye’nin Üniversiteli ve Yeni Mezun İnsan Kaynakları Platformu” olarak seçilmiş ki bu da hedeflerini net olarak gösteriyor. Ülkemizde genç yaşlarda adamakıllı bir işte çalışmak kolay bulunan bir şey değil. Genç bir nüfusa sahip olduğumuzla övünürüz fakat bu nüfusu işler hale getirmek için nedense pek bir şey yapmayız. Ülkemizin en kalifiye nüfusu sayılan üniversite öğrencileri bile çok kısa süren stajlar yaparlar, ve bu süreçte fotokopi çekmek gibi işlevsiz tecrübeler edinirler maalesef. Part time çalışmak da çok yaygın bir durum değildir. Ben henüz lisede, sonrasında üniversitede bir şeyler üretmek ve karşılığını almanın tadını almaya başlamıştım ve herkesin genç yaşlarda ufak işlerle de olsa bir şey üretmeye ve çalışmaya başlaması gerektiğini düşünüyorum. Almanya’da üniversite eğitimi sırasında uzun süreli iş tecrübesi edinmenizi sağlayan Ausbildung (mesleki eğitim) sistemi var mesela, veya firmalar staj pozisyonları açıp öğrencilere belli ücretler de ödüyorlar. Bu tür çalışmalar bizde neden olmasın? Mercedes-Benz’in uyguladığı PEP stajları ve Microsoft’un üniversite temsilciliği çalışmaları dışında bu tür örneklere kurumsal firmalarda pek rastlamadım açıkçası. Belki de Kariyergenç’in ilk çalışmaları bu yönde olabilir: Ülkemizde yerleşik bulunan kurumsal firmalarla bağlantıya geçip üniversite öğrencileri için uygun projeler üretilmesini ve istihdam açılmasını sağlamak, bu işleri koordine etmek. Bu inanılmaz faydalı olacaktır. Ticari getirisi bir yana, sosyal sorumluluk ve prestij anlamında da harika olur bence.

Sitenin incelediğim ilk versiyonunda bir insan kaynakları platformu olmasının dışında kitlesine değer kazandıracak birkaç özellik daha var: Kariyergenç.TV ile başarı kazanmış girişimciler ve iş dünyasından tecrübeli isimler ile söyleşiler yapıyorlar. Buna ek olarak çeşitli makaleler ve röportajlar da projede yazılı olarak yer alacak, gördüğüm kadarıyla. Umarım Kariyergenç fark yaratır, üniversiteliler arasında dilden dile dolanır, bir sinerji ortaya çıkmasına sebep olur ve bir süre sonra da bu proje sayesinde kimlerin hayatında nelerin değiştiğinden bahsederiz ve bir başarı öyküsü anlatırız.

milk_logoTünel’deki milk Gallery & Design Store‘u bugün keşfettim. Yaklaşık bir ay önce, 5 Şubat’ta ilk sergileri eBoy eCities ile açılış yapmışlar. eBoy, piksel art çalışmaları yapan bir topluluk ve internet sektörüne yakın olanların muhtemelen bildiği Web 2.0 dünyasını yansıtan ilüstrasyonun da sahibi.

5 Mart’a kadar açık kalacak olan sergide Berlin, Köln, Tokyo gibi şehirlerin yaşamlarını yansıtan büyük poy piksel çizimler var. Modern sanat, teknoloji ve seyahat etmekten hoşlananların çok ilgisini çekecektir, o yüzden sergi bitmeden paylaşmak istedim. Sergiyi ziyaret etmek için bir hafta vaktiniz var, kaçırmayın derim.

Sergide İstanbul’un piksel çizimi mevcut değil, fakat Milk ile ilgilenen arkadaşlar bu çalışmayı bizzat sipariş etmişler ve eBoy grubu şu anda bu çalışmayı hazırlamakla meşgullermiş. Bu da birinci ağızdan aldığım sevindirici bir haber oldu.

sergi alanımilkacilisn732662782_2082308_8023n732662782_2082309_8416

Milk’in açık olduğu günleri ve adresini öğrenmek, düzenlenen etkinlikleri ve sergileri takip etmek için web sayfalarına ve bloglarına göz atabilir, facebook gruplarına katılabilir, belki de en güzeli de onları twitter hesabınızdan takip edebilirsiniz.

cs_lastfmHayatımı değiştiren derken, somut değişimden bahsediyorum, yani sosyal yaşantımı geliştiren ve renklendiren olaylar. İnternet üzerinden sosyalleşmek veya bilgi edinmek çerçevesinde kalmayıp ekranın dışına taşan değişimler bunlar. Bu iki internet sitesinin ortak özelliği ikisinin de dikey sosyal ağlar olması.  Bu siteler ne bana hiç bilmediğim bir şeyi öğretti, ne de gecelerce ekran başında kalmamı sağlayıp beni saatler boyu uykusuz bıraktı. İki siteyi de sadece ihtiyaç duyduğum anlarda kullandım, işin can alıcı noktası ise bu sitelerin bana sunduğu imkanlara sosyal hayatımla paralel olarak sık sık ihtiyaç duymamdı.

upcoming-eventsKüçüklüğümden beri müzikle içli dışlıyımdır; en büyük hobilerimden bir tanesi de müzik dinlemek ve sevdiğim grupların konserlerine gitmektir. Ortalama bir müzik severden çok daha fazla festivale ve konsere gittiğimi söyleyebilirim; albümünü beğendiğim, takip ettiğim bir müzisyeni en azından bir defa canlı izlerim mutlaka. Bu bana özel bir hobi değil, aynı şeyleri yapmaktan haz alan büyük bir topluluk (scene sözcüğü bire bir anlamı veriyor aslında) var, bu şekilde tanıştığım birçok arkadaş, arkadaşın arkadaşı ve sadece yüzünü bildiğim ve konserlerde gördüğüm bir sürü arkadaşın arkadaşının arkadaşı var. Bu durum başlıkta söylediğim iki siteden birisi olan Last.fm yayında yokken de böyleydi, şu anda da aynen devam ediyor. Peki Last.fm hayatıma girdiğinden beri ne değişti? Öncelikle belli bir ilgi alanı üzerinden bağ kurduğum kişilerle dolaylı yoldan iletişime geçme şansına eriştim. İnternetin bize sunduğu en büyük fırsatlardan birisi belki de telefon açmamızın garip kaçacağı kişilere dolaylı yoldan ulaşma imkanıdır. Bunun dışında yakın çevremde düzenlenecek konserleri görüp bunlara kimler katılmayı planlıyor bu bilgileri elde ettim. Konserlerden sonra ise aynı etkinliğe katılmış olan kişilerin çektiği fotoğrafları, kayıt ettikleri videoları takip ettim . İşime yarayan en önemli özellik ise yurt dışındayken ortaya çıktı: Kendi sosyal çevrenizin kısıtlı olduğu bir yerde ortak zevklere sahip olduğunuz  insanlarla çok daha rahat iletişim kurabiliyorsunuz. Bir festival öncesi veya sonrasında kısa bir sürenizi ayırıp last.fm e bağlanmanız ilgili komüniteyle iletişim geçmeniz konusunda yeterli.

cs-projectBahsetmek istediğim diğer proje Couchsurfing. Sıkı bir couchsurfing’ci sayılmam, edindiğim birkaç deneyimden başka CS ile ilgili anlatabileceğim pek hikayem yok, fakat içinde aktif olarak yer almasam bile hayatı nasıl değiştirdiğini gözlemleyebiliyorum. İlk yurt dışı seyahatimi yaptığımda 15 yaşındaydım. Küçük bir Alman kasabasında bir ay kalmıştım. ICQ kullanıyordum ve seyahate çıkmadan önce o şehirde yaşayan kişileri aratmıştım, birkaç tanesiyle sohbet etmiştim. Sonra oraya gittiğimde iki tanesiyle görüşmüştüm, çok şaşırdıklarını hatırlıyorum. “Dün İstanbul’daydın ve şimdi buradasın ha?” Çok kapsamlı bir diyaloğumuz da olmamıştı açıkçası. Peki ya couchsurfing? Bu tür bir iletişimi -yabancı bir ülkede, yeni tanıştığınız birisi ile kurduğunuz diyalog- maksimum verimliliğe taşıyan bu proje sayesinde gittiğiniz yabancı ülkelerde sizi misafir edecek kişiler buluyorsunuz, isteklilerin evinde kalabiliyor, veya sadece bir çay kahve içmeye dışarı çıkabiliyorsunuz. Sizi şehirde gezdiriyorlar, veya sadece şehirde ne yapabileceğinizle ilgili öneriler veriyorlar. Yabancı bir ülkede yaşıyorsanız orada kendi çevresi ve geçmişi olan insanlarla kuracağınız diyalog çok verimli olmaz. Genellikle size ayıracak vakitleri yoktur. Fakat sizin gibi oraya kısa bir süre önce okumak veya çalışmak için gelmiş kişiler sizinle aynı hissiyatı paylaşırlar ve onlarla çok daha rahat diyalog kurarsınız. Couchsurfing’e düzenli “takılan” birkaç arkadaşımın katıldığı etkinliklerde peşlerinden gitmişliğim, birkaç farklı ülkede farklı kişilerle spontane bir şekilde dışarı çıkmışlığım var. Tecrübe ettiğim ise bu kişilerin bu projeye bağlılıkları, yeni kişilerle tanışmaya ve deneyimler edinmeye, hayat tecrübelerini paylaşmaya ve başkalarının hikayelerini dinlemeye olan istekleriydi. Yabancı bir yerde, tanımadığınız birisiyle görüşmek korkutucu gelebilir, fakat sınırların kalktığı ve uçak seyahatlerinin inanılmaz ucuzladığı son yıllarda bu durum artık birçok kişinin hayatının bir parçası olmuş ve bundan çok keyif alıyorlar. Bu projenin en önemli özelliği, bağlantı kuracağınız kişinin site üzerinden kuracağınız dolaylı iletişimden, önünüzdeki birkaç adımdan haberdar olması ve dışa olan açıklığını bilmeniz. Sonuçta sizin profilinizi, arkadaşlarınızı inceleyebiliyor, ilgi alanlarınızı, gezdiğiniz gördüğünüz yerleri okuyabiliyor, ve amacınızın sadece keyifli zaman geçirmek, yerel birisinin yardımını almak olduğunu biliyor. Aynı kişiye bu site üzerinden değil de sokakta “merhaba!” deseniz garipseyecektir muhtemelen.

Uzun lafın kısası, demin televizyonda bir sunucunun misafirine yönelttiği “internete girer misiniz, chat yapar mısınız?” sorusunun üzerine, bu iki proje ile anlatmak istediğim şey doğru tasarlanan ve sosyal hayatımıza entegre olabilen projelerin bize nasıl renk katabileceğiydi. “Chat yapmak” kadar kuru bir tabir üzerine, sosyal hayatımızın dinamiklerini, hobilerimizi, beklentilerimizi ve başka insanlarla iletişim kurarken onlarda önemsediğimiz noktaları bir ekleyelim, o zaman belki last.fm veya couchsurfing’e ulaşırız.

Peki ya sizin hayatınızı değiştiren, sosyal hayatınızı renklendiren internet siteleri var mı? Paylaşırsanız sevinirim.

twitterBugün iki arkadaşım ile bir yerde oturmuş bir şeyler içerken sohbet nereden döndü dolaştı tam hatırlamıyorum ama insanların internet üzerinden kendilerini sergilemesi konusuna geldi. Aklıma gelen iki örnek; yeni doğan bebeğine Twitter hesabı açan ve bebeğinin ağzından “twitleyen” kullanıcılar, bir diğeri de bebeğinin doğumu ile birlikte blog tutmaya başlayan ebeveynler idi. Bu iki hareket oldukça sempatik ve çocuğunuz büyüyünce ona sunacağınız bu kayıtlar onu çok sevindirebilir, fakat o çocuklar büyüdüğünde de acaba bu kayıtlar bugünkü kadar anlam ifade ediyor olacaklar mı? Biz bebekken çekilmiş olan çok az video kaydımız var -benim dayımın düğünündeki bir kaydım dışında hiç yok sanırım- peki ya bunun eksikliğini çekiyor muyuz? İlerde bu durum nasıl olacak?

Kısaca şöyle dedik: İnsanlar internet üzerinden kendilerini o kadar çok gösteriyorlar ki, bunun hayatımızdaki anlamı gittikçe azalmaya başladı. (Bu arada konunun nereden buraya geldiğini hatırladım: Lisedeyken bir müzik grubumuz vardı, ve verdiğimiz konserlerin bir tanesini video kasete kaydedip kasetten CD’ye çektirmiştik. O kayıtları bulabilsem ne kadar çok sevineceğimi ve henüz üzerinden 8-9 sene geçmiş olmasına rağmen o zamanlar dijital kamera almanın-kullanmanın ve video kayıt yapmanın ne kadar zor olduğunu anlatıyordum. Şimdi bunları yapmak ne kadar da kolay, her şeyi kolayca kayıt edebiliyoruz, arkadaşlarımızla, hatta tanımadığımız insanlarla rahatça paylaşabiliyoruz. )

Peki ya her geçen gün kendini ifade imkanının kolaylaşması/yaygınlaşması dışında, özel yaşamı kayıt altına almak, yaptıklarımızı internet üzerinden duyurmak tehlikeli mi? Bunun sınırları neler? Bir de bunu düşünelim.

facebook-privacySon günlerde gündemi meşgul eden haberlerden birisi Facebook’un kullanıcı bilgileri ile ilgili yaptığı değişiklikler ve attığı geri adımdı. (siberkültür‘den okuyun: 1 2) Birkaç sene öncesini bir düşünelim: Kullanıcı profilleri içeren web siteleri, sosyal ağlar ilk yaygınlaşmaya başladığında kendimizi özgürce ifade ediyor, uykusuz geceler boyunca yakın çevremizdeki insanların profillerini okuyorduk, öyle değil mi? Peki ya sonra ne oldu? Kişisel bilgilerin kötüye kullanımıyla ilgili olaylar başladı -ki insanın içinde olan şeylerin dışa vurumu bunlar sadece- ve gizliliğin önemi ortaya çıktı. Ve sosyal ağlara kapsamlı gizlilik ayarları eklenmeye başladı. “Gizlilik” facebook’u da başarıya taşıyan en önemli faktörlerden birisidir. Kendini internetten ifade eden kişiler artık ne kadar erişilebilir olduklarını, verdikleri bilgilerin kimler tarafından görüntülenebileceğini tam anlamıyla kontrol altına almak istiyorlardı.

İnternet belki ilk kullanıldığında bir oyuncak gibi algılanıyor, fakat öyle değil. Yaşamımızın bir parçası, hayatımızı yansıtan, etrafımızdaki insanlarla iletişim kurmamızı kolaylaştıran bir ağ. İnternet üzerindeki neredeyse her aktivitemiz bir iz bırakıyor. Devletimiz de internetin ilk yıllarında hiç müdahalede bulunmayıp -muhtemelen internetin sunduğu olanakların ayırdında değillerdi- sonrasında -hiç samimi bulmadığım, tersine birçok açıdan zararları yadsınamaz- “temiz internet” kampanyalarına girişmedi mi? Belli ki internetteki özgür/kaotik ortam bir tehdit olarak algılandı. Bir de bu durumu kişisel bilgilerimiz konusunda düşünelim; fotoğraflarımızın, yazdıklarımızın başkaları tarafından rahatça paylaşılabildiğinin, kayıt altına alındığının yeterince farkında mıyız?

İnsanlar yavaş yavaş bunların farkına varıyorlar. Yeni jenerasyonlar internet ile doğuyorlar ve ilk üye olacakları sosyal ağlarda gizlilik ayarlarını kullanmayı öğrenecekler. Belki de üniversiteden yeni mezun çocuğunu bir anne şöyle uyaracak: “İş arıyorsun madem, partilerde sabaha kadar eğlenirken çektiğin fotoğraflarını facebook’tan kaldır derim.” Biliyoruz ki yakın arkadaşlarımız, arkadaşlarımızın arkadaşları ve iş çevresinden tanıdıklarımız; herkes bizim hakkımızda doğru ya da yanlış izlenimler ediniyor; nasıl bir edinime sahip olacaklarını da biz kontrol ediyoruz.

İnternet üzerinden iletişim kurmak şimdilik bir sanat, her kullanıcı aynı tecrübeye sahip değil, hikayeler henüz kulaktan kulağa fazla yayılmadı. Fakat internet her geçen gün yaşamımızın daha da içerisinde yer alacak ve dijital göçmenler yerlerini dijital yerlilere bıraktıkça internet üzerinden kendimizi ifade ederken daha fazla düşüneceğiz, bu durum yaşamımızdaki sözlü -ve hatta yazılı- kurallarımız arasında yerini alacak. Hem gizlilik, hem de teknolojiye daha kolay erişim şu anda kendini internet üzerinden ifade etmeye son derece meraklı olan insanların heveslerini törpüleyecek, bizi dengeleyecek.

Niş proje üretmek: neden ve nasıl?

niche-marketing-magic-e-bookİnterneti el yordamıyla keşfettiğimiz günlerden internetsiz yapamayacağımız günlere doğru yol alırken hayatımızın her bir parçasını çevrimiçi ağlara taşıyoruz. Şu anda birçok işimizi internet üzerinden görebiliyoruz fakat henüz hayatımızı tamamen dijital ortama taşımadık. Bu durum yaşadığımız çevrenin ekonomik gücü ile bağlantılı; zengin ülkeler hızlı bir şekilde servis ve teknoloji üretip bunları günlük hayatlarına adapte ederken nüfusun çoğunluğu değil internet bilgisayar bile görmemiş yerler de var. Türkiye şu anda ortalama bir yerlerde; internet kullanıcı sayısı olarak üst seviyelerde olsak da sektör bir pasta olarak çok büyük değil, özetle internet servislerine talep çok, fakat verdiğimiz hizmetleri paraya çevirmekte zorlanıyoruz.

Şu ana kadar ülkemizde irili ufaklı birçok internet projesi tasarlandı. Bunlara alıcı gözüyle baktığımızda bu projelerin kaç tanesi düzenli olarak kayda değer miktarda para kazanıyor? E-Ticaret siteleri olsun, sosyal ağlar olsun, internet kullanıcısının kısıtlı zamanı için kavga etmek ve zaten küçük olan pastadan bir dilim kapmaya uğraşmak durumundalar. Bir yandan da zor beğenen internet kullanıcısını sürekli memnun etme ve 7/24 iş takibi yapma yükü var.

Bir de şöyle düşünelim: Ortalama bir fikir ve iş modeli ile işe başlayıp bir yandan diğer projelerle rekabet edip büyümeye çalışmak yerine el değmemiş bir sektöre hitap eden spesifik bir model üzerinde çalışsak? Belli bir kullanıcı kitlesine çerçevenin dışına çıkmadan hizmet versek? Herkese hitap etmek, çok kullanıcıya ulaşmaya çalışmak yerine belli bir ilgiye hitap etsek, tek kulvarda ilerlesek? İşte bu anlayışla ilerlersek niş proje üretmiş oluruz.

Şu anda Türkiye internet pazarında kullanıcıların temel ihtiyaçlarını gideren birçok büyük çaplı servis var. Fakat niş projeler için hala çok fazla fırsat bulunuyor. Kendi hobilerinizi, alışveriş alışkanlıklarınızı bir inceleyin, mutlaka bir şeyler keşfedeceksiniz.  Niş projeler ile pazarın belli bir kısmını hedefleyip kullanıcılara daha büyük çaplı projelerde ulaşamayacakları spesifik, detaylar içeren servis ve ürünler sunarak başarı kazanabilirsiniz.

Tek ihtiyacınız olan şey odaklanmak. Belli bir sektör, o sektörün ihtiyaçları, belki de bir sektörün sadece bir parçasına yönelik bir hizmet, ve sadık bir kullanıcı kitlesi. O ürünü kullanan kitleyi hedefleyen reklamverenler, o kitleye uygun satılık ürünler.

okumasitesi_logoBu yazıya ilham veren ürün okumasitesi oldu. Şu ana kadar ürettiğim & yönettiğim web projeleri arasında çok küçük bir kitleye hitap etmesine rağmen en kısa sürede ticari katma değere ulaşan, ve yayına geçeli henüz birkaç ay olmasına rağmen saygıdeğer bir yayınevi ile uzun süreli bir sponsorluk anlaşması gerçekleştiren proje, sadece kitap okumayı seven, okur-yazar kitleye hitap ediyor. Projenin trafikleri birçok sosyal ağ sitesine göre düşük kalıyor, fakat belli bir kitleye odaklı olması ve edebiyat sektöründe yayın yapan dergilere, gazete ekleriyle karşılaştırdığımız zaman çok daha geniş bir sayıya -bir ay içerisinde yüz binlerce kişiye- ulaşabiliyor olmak, projeyi çok değerli kılıyor.

Kısacası, ortalama bir ürün satılamıyorken, ekip ve proje maliyetleri katlanırken; niş bir ürün bir hazine değerinde olabilir. Ürünün pazarda iyi konumlanmış olması, alıcısının ve satıcısının çok net bir şekilde belli olması, işleri kolaylaştıracaktır.

laptop_skin_money_aGeçen hafta düzenlenen Etohum Haftasonu Etkinliği‘nde dikkatimi çeken ve birkaç gün önce katıldığım Webrazzi Gündem toplantısında farklı bir noktadan tekrar aklıma gelen bir konu var: Türkiye internetiyle ilgili bir etkinlik, toplantı olduğunda, makale hazırlandığında yemeksepeti ve gittigidiyor mutlaka baş roldedir, ve bu projelerin ne kadar küçük sermayeler ile ne kadar büyük başarılar kazandığından bahsedilir. Bu beş sene önce de böyleydi, bugün de hala böyle. Bu iki proje de inanılmaz başarılı projeler, ve harika işler çıkartıyorlar, benim aklıma takılan işin farklı bir yönü: Neden 2008 senesinde olmamıza rağmen bu iki proje dışında -belki yonja ve cember.net eklenebilir- içimizden farklı başarı öyküleri çıkartamıyoruz?

Yemeksepeti insanın çok temel bir ihtiyacına cevap veren bir hizmet sunuyor, pazara ilk girmenin avantajını çok iyi bir şekilde kullanıp sermayesini kat kat arttırmış ve harika bir başarı öyküsü ortaya koymuş. Benzer şekilde gittigidiyor e-ticaret’teki potansiyeli önceden sezip pazara sağlam bir giriş yaparak ikinci el meraklılarının anahtar ürünlerini kendi platformuna bağlayarak rakipsiz bir pazar yeri haline gelmiş. Peki ya bu tür temel ihtiyaçlar pazarda hala mevcut mu? Birkaç sene sonra bu firmaların yanına benzer bir hikaye daha ekleyebilecek miyiz?

İnternetten bahsedildiğinde sektörün sunduğu en büyük fırsatın çok küçük yatırımlar ile büyük işler yapma potansiyeli olduğundan bahsedilir. Bu kesinlikle doğru, fakat artık internet o ilk zamanlarındaki gibi iki arkadaşın oturup bir sayfa hazırlayıp ilgililere sunarak rüya gibi bir başarı öyküsü yazabileceği boşluklara sahip değil sanki. Bu gelişmiş ülkelerde zaten bir süredir böyleydi, artık Türkiye’de de pasta büyüdü ve rekabet arttı. İnternet sektörüne yapılan yatırımlar fazlalaştı, farklı sektörlerde iş yapıp çevrimiçi mecrada da yer alan firma sayısı arttı ve internete odaklı iş yapan ekip sayısı çoğaldı.

Çok duyduğumuz hikayelerden olan okulu bırakıp bir internet şirketi kuran ve milyonları bulan iki arkadaş rüyasını yaşamayı zorlaştıran başka faktörler de var: İnternet üzerinde iş yapmak için gereken minimum bilgi birikimi gittikçe fazlalaşıyor. Artık küresel projeler çok daha kullanılabilir şekilde programlanıyor, optimize ediliyor ve yerel dilinizde hizmete girip sizinle rekabet edebiliyorlar. Facebook’un her tıkladığınız yerinde farkına varabileceğiniz ve hayranlıkla karşıladığınız ince detayları programlamak için kimbilir kaç adam/saat harcanıyor, hiç düşündünüz mü?

Peki ya bağlantı hızlarının artması ve işin içine videonun, televizyonun girmesi? Şu ana kadar merak içinde interneti kurcalayan, iletişim kuran, “chat”leşen ve karşındakinin bir tane fotoğrafını görmek için merakla bekleyen kitle artık kolayca video izleyebiliyor, film ve dizileri takip edebiliyor. Milyonluk prodüksiyonlar internet televizyonlarında yayınlanmaya başlıyor. Kısacası görsellik işin içine girdikçe basit bir servisle kullanıcının ilgisini çekmek daha da zorlaşıyor.

internet-millionaireBu yazdıklarımı aklıma getiren servis Webrazzi etkinliğinde Turkcell tarafından sunulan “lokasyon belirleme hizmeti” ve birkaç gün önce piyasaya sürülen Google’ın Latitude uygulaması oldu. Bir düşünelim, bu kadar büyük bir telekomünikasyon firması ile anlaşma zorunluluğu varken hangi birkaç kişilik ekip lokasyon bazlı bir sosyal ağ gerçekleştirebilirdi? Şu ana kadar bu şekilde gerçekleştirilen hangi uygulama başarılı oldu? Ve sonunda bu hizmeti sunmak neden Google’a kaldı?

Şu anda kendi projeleri ile şansını denemek isteyen ve ellerinde büyük bir sermaye veya büyük bir ekip bulunmayanlar için en uygun “ilk adım” yakın çevrelerinde saptayacakları küçük çaplı bir ihtiyacı giderecek niş bir servis üzerine çalışmalarıymış gibi görünüyor. İnternette neyin ne kadar tutacağı ve büyüyeceği belli olmaz ve mucizelere hazırlıklı olmak lazım mutlaka, fakat bu tür bir mucizeyi nasıl bir servis ne gibi bir verimlilik ile gerçekleştirebilecek, merakla bekliyorum.

startupsinturkeyBirkaç gün önce Startupsinturkey‘i duyurduk ve kullanıma açtık. Türkiye internetinde bir şeyler üreten herkesin işine bir şekilde yarayacağını umduğum ve şu ana kadar eksikliğinin çekildiğini düşündüğüm projeyi henüz sadece FriendFeed üzerinden bir screenshot ve birkaç tane de tweet ile duyurduysak da oldukça fazla ilgi çekti ve birkaç gündür çok fazla kişiden tebrik ve destek aldık. Öncelikle herkese destekleri için teşekkür ederim. Böyle bir projeye başlamaktan, Türkiye internet sektörüne faydası olacak bir çalışmanın parçası olmaktan mutluluk duyuyorum ve umarım devamını adamakıllı bir şekilde getireceğiz.

Bu projenin temelleri gelişmekte olan Türkiye internet sektörünün uluslararası açılımlara ve işbirliklerine olan ihtiyacını mümkün mertebe karşılamak, içinde bir şekilde Türklerin dahil olduğu projeleri yurt dışına duyurabilmek ve dünya çapında ulaşılabilir kılmak misyonuyla atıldı. İnternet şirketler ve devletler üstü bir platform, uluslararası çalışmayı hiç olmayacak kadar kolay bir hale getirmiş bir icat, bu yüzden internetin sunduğu imkanlardan sonuna kadar faydalanmak lazım. Şu ana kadar Kore, Hindistan, Hong Kong, Çin hatta Suudi Arabistan gibi birçok ülkeye ait internet projeleri ve bu sektörlerde olan bitenler bu tür bloglar üzerinde ingilizce olarak duyurulmuş fakat Türkiye’de henüz böyle bir çalışma yapılmamıştı. Son üç senemin iki senesini yurt dışında geçirdiğim için şu ana kadar birçok farklı yabancı bağlantıyla bir araya gelmiş, fakat kendi işlerime kanalize olmaktan sektörü komple temsil edecek bir katalizöre ihtiyaç duyulduğunun farkına varmamıştım. 2008 senesinde ise hem Türkiye’de hem de yurt dışında farklı birçok etkinliğe katılmak, Türkiye’de kendi projelerini üreten ekiplerin ihtiyaçlarını görmek ve benimle hemfikir kişilerle tanışıp konuşmak bir çözüm üretmek için ideal şartları ortaya çıkardı. Benim için “bu proje olmazsa olmaz, mutlaka yapmalıyız” dediğim an yaklaşık üç buçuk ay önce Berlin’de PopKomm organizasyonunda MySpace Avrupa direktörü ile tanışmam, ve Türkiye’den geldiğimi öğrenmesi ile bunun oldukça fazla ilgisini çekmesi ve sektör hakkında ayrıntılı bilgi istemesidir. Fakat ayaküstü bir sohbet ve kendi fikirlerim dışında ona Türkiye interneti ile ilgili adamakıllı üretilmiş bir çalışma sunma imkanı yoktu ortada, eh Türkiye’de de az çok bir yerel blogosfer oluşmuşken ve üretilen proje sayısı artmışken birileri bunları Türkiye dışına sunacak bir çalışma için ilk adımları atmalıydı. Fikirlerimi paylaştığım ve benimle aynı şekilde düşünen Şekip Can Gökalp, Türkiye’nin tek ingilizce yazan profesyonel blogger’ı Mert Erkal ve bu projeyi etohum kitlesine sunup süreci tecrübesi ile destekleyebilecek Burak Büyükdemir‘in de katkısıyla bu işe başladık.

İlk aşamada 2006 ortalarından itibaren olan bitenleri tarayıp derledik. Bu süreçte en çok istifade ettiğimiz kaynaklar Siberkültür, Webrazzi, kişisel bloglar ve teknoloji siteleri/gazetelerin teknoloji kısımlarıydı. Bu dökümanların üzerine kendi hazırladığımız yazı ve makaleleri de ekledik. Türkiye internetiyle ilgili bilgi almak isteyen bir yabancı siteye ilk girdiğinde son birkaç senede neler olmuş bitmiş bir fikir edinebilmeliydi. Sitenin ilk versiyonunun hazırlanmasının oldukça başarılı olduğunu düşünüyorum. Burak Dönertaş‘ın hazırladığı enfes tasarım da üstüne eklenince ortaya şık bir blog çıktı. Şimdi sırada bu blogu aktif olarak beslemek var, bunun için tabii Türkiye internetinde mümkün olduğu kadar güzel haber ve yatırım olmalı ki bunları duyurabilelim.

Bir blog olarak başlayan bu projenin asıl güçlü yanı offline tarafı olacak. Bunun için blogu yurt dışında teknoloji bağlantılı sektörlerde, özellikle de internet sektöründe çalışan ve bağlantıları olan kişiler temsil edecek. Türkiye internetine katkıda bulunacak ve hepimizin gerçekleştirdiklerinin daha fazla kişiye ulaşmasını sağlayacak bu kişileri yakında duyuracağız. İlk aşamada sırf blog olarak konumlanan proje uzun vadede işbirlikleri ve yeni fasiliteler ile bir nevi Türkçe crunchbase‘e dönüşebilir. Şimdilik işin çok başında olsak da ilerde sadece bu proje ile adamakıllı ilgilenecek bağımsız bir ekip, internet sektörünün yanına eklemlenebilecek yakın sektörler ile sıkı ilişkiler ile Türkiye’yi ve ülkemizin küçük ve orta çaplı teknoloji projelerini dünyaya sunacak bir platform oldukça heyecan verici gerçekten.

Peki ya siz StartupsinTurkey’i nasıl buldunuz? Projenin ilerlemesi için önerileriniz var mı?