İnternet odağından uzaklaşmadan, sektördeki gelişmeler, kullanmaktan keyif aldığım servisler ve edindiğim deneyimler çerçevesinde yazdığım kişisel blogumu keyifle okursunuz umarım...

Sean Bw Parker, bugün Twitter’dan beni takibe almış. One-line-bio’sunda yazan “singer-songwriter” ve konum bilgisi olarak da “İstanbul”u görünce ilgimi çekti ve önce şarkılarını dinledim, sonra kendisi hakkında ufak bir araştırma yaptım. MySpace profilinden alıntılıyorum:
“Uzun zamandır İstanbul, özellikle de Anadolu Yakası, dünyanın birçok yerinden insanların ikamet etmeye başladığı bir görünüm aldı. Diğer yandan Kadıköy’ün Rock müzik ekseninde bulunduğu konum, meşhur “Kadıköy Sound”, “Akmar Pasajı” veya “Kaybedenler Kulübü” düşünüldüğünde hiç de yabana atılamaz. Artık bu soundun gücünden mi diyeceğiz yoksa tesadüf mü bilemiyorum ama bir İngiliz müzisyen bu soundun en aktif en önemli parçası olmaya başladı son zamanlarda: Sean BW Parker. Bunu vurguluyor olmamdaki temel nedenlerden biri, Sean’in Kadıköy Sound’dan hiç de uzakta olmayan bir tarza sahip olması. Kendine özgü funky ritimlerin yanında alt yapısında blues ve cazın da yer aldığı alternative rock müziği. Facebook ve MySpace’in gücünü sonuna kadar kullanan Sean ciddi bir dinleyici kitlesi oluşturmuş görünüyor. Zira kurduğu Sean Parker Band ile kendisini başta Kadıköy Shaft Bar olmak üzere, Kemancı, Studio Live gibi mekanlarda sık sık görmeniz mümkün. “A Gun To The Temple” albümünü 2008 yılı içinde kaydeden topluluk bu kayıdı internetten paylaşmakta da bir beis görmemiş. Albümde Sean BW Parker, gitar ve vokallerde yer alırken, Thomas Patron ikinci gitarda, Muratcan Akçay da davullarda yerini almış. Yapıta ayrıca, Matthew Lemon, Barış Büren, Sertaç Güler ve Bob Lanz da katkıda bulunmuşlar. Tüm şarkı sözleri, besteler ve prodüksiyon ise Sean BW Parker’a ait. Albümü grubun MySpace sayfasından veya ilike.com‘dan dinlemek mümkün. Sean ilk başta bol R.E.M. etkili “Above The Warzone” ile dikkat çekmeyi başarıyor. “Spirits” ve “Cascade” İngiliz yenilikçi rock müziğinin bariz bir biçimde Sean ile vücut bulmuş hali. ”Flesh Machine” , ”Whoes”, “Falling From High”, “Shades Of Grace” ise Kadıköy Sound’un bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde karşımıza çıktığı melankolik balladlar. “A More Defansive Attack”, ska bölümleriyle oldukça keyifli bir şarkı. ”Spit It Out” albümün hareketli şarkılarından. ‘Spit it out, spit it out…’ naralarıyla bizi dans pistine savuruyor. Duygusal melodiler, derinden gelen karizmatik ve melankolik vokaller ve tüm bunlara rağmen eğlenmeyi unutmayan kaygısız bir ruh hali. Parker hepsini bir arada başarıyla sunuyor bizlere. Albümün öne çıkanları; ”Above The Warzone”, ”Spirits”, ”Falling From High”, ”A More Defansive Attack” ve ”Spit It Out” olarak sıralanabilir. Dedim ya albümünü karşılıksız paylaşıyor bu gizemli İngiliz.”
2004 senesinde İstanbul’a geçici bir süreliğine gelen Sean, burayı çok sevmiş ve şehre uzun süreliğine yerleşmeye karar vermiş. O zamandan beri de kurduğu grubu ile birçok farklı mekanda ve festivalde sahne almış. İnterneti de aktif bir şekilde kullanıyor: Çeşitli dergilerde çıkan röportajlarını, konser fotoğraflarını MySpace profilinden paylaşmış. Profilinde blog da tutuyor. Twitter hesabından Taksim’de saldırıya uğradığından birçok konudaki farklı düşüncelerine kadar çeşitli bilgilerine ulaşabiliyorsunuz. Hesabını ilk açtığında daha çok tanıtım için kullandığı görülüyor fakat daha sonraları kişisel bilgilerini ve düşüncelerini de paylaşmaya başlamış ve onu takip etmek daha keyifli bir hal almış. Facebook profilini (Sean Parker yazınca çıkıyor-tam 12 tane de ortak arkadaşımız varmış! Genelde müzikle ilgili kişilerle arkadaş) ve grubunu da es geçmemek lazım tabii ki.
Kısacası: Twitter’ın bu özelliği çok hoşuma gidiyor. Çok küçük detaylar üzerinden yeni insanlar keşfetmenizi ve onları takip edebilmenizi sağlıyor. Sean Parker’ı bir konserde canlı olarak izlediğimde daha da keyif alacağıma eminim.

Bugün Marketing Türkiye dergisini aldığımda 2005 senesinde henüz üniversitedeyken kurduğumuz ortakantin.com‘un tam sayfa tanıtım ilanıyla karşılaştım. Projemizin kurumsal ilişkileriyle ilgilenen Netbook Interactive‘in yaş günü sebebiyle dergide bazı tanıtım ilanlarının yayınlanacağını biliyordum ama böyle güzel ve kapsamlı bir şekilde hazırlanmış bir ilan beklememiştim. Açıkçası çok hoşuma gitti ve keyiflendim bu durumdan, ülkenin en önemli iş dergilerinden birisinde sıfırdan kodlayarak ortaya çıkardığımız ve hiçbir yatırım veya sermaye desteği olmadan büyüttüğümüz ürünümüz tam sayfa yer alıyordu.
Şunu düşündüm: İnternet projelerimin tanıtımı için şu ana kadar bütçe ayırırken her zaman başka internet siteleri üzerinden tanıtım yaptım. Zaten bilgisayar başında bulunan ve internet kullanan birisinin tek bir tıklama ile siteme ulaşacağına ve eğer hedef kitlemize uyuyorsa, site de ilgisini çekerse üye olup siteyi kullanmayı başlayacağını umdum. Google reklamları, facebook ve benzeri düşük bütçe ile yaygın tanıtım imkanı sağlayan sosyal ağlar ve kendi bağlantılarım ile sağladığım karşılıklı banner değişim kampanyaları bunlar arasında sayılabilir. Düşük bir tanıtım bütçesi ile verimli bir yeni kullanıcı kitlesine ulaşmak son derece mantıklı. Fakat her ne olursa olsun yazılı basında yer almak son derece prestijli bir durum. Elinizdeki projenin belli bir olgunluğa ve değere ulaştığını gösteriyor. Yazılı basın sektörel kitleye ulaşıyor, ve orada yer almak belli bir bütçe gerektiriyor.
Sonra Türkiye internet sektörünün yazılı basındaki varlığını düşündüm: Yaklaşık on sene önce gazetelerin hafta sonu eklerinde ve Yurtsan Atakan, Serdar Kuzuloğlu gibi gazetecilerin köşelerinde yer alıyordu internet. Birkaç internet dergisi yayımlandı, tutmadı. Gazeteler internet için özel ekler yayımladılar bir süre. Şu anda bakıyorum; Digital Age dergisi ve Marketing Türkiye IP eki var. Bu dergileri karıştırdığımda birçok interaktif ajans, yazılım ve tasarım firması görüyorum. Büyüklü küçüklü birçok internet sitesi reklamverenlere sunuluyor.
Henüz kıvama geldiğine inanmıyorum, bu yayınlar ne kadar uzun soluklu olacak merak ediyorum, ama internete yönelik yayınları elime alıp mürekkep kokusunu içime çektiğimde heyecanlanıyorum hala.

Sosyal ağların nasıl para kazanacakları uzun zamandır tartışılan bir konu. Bu tartışmalarda günümüzde bu alandaki iki en büyük marka facebook ve MySpace’in mutlaka adı geçer, Linkedin ve Twitter da artık sık sık anılıyor. En çok eleştirilen ve kafa yorulan konu genellikle sosyal ağların ellerindeki inanılmaz büyük kitleyi ve potansiyeli karlı bir iş modeline nasıl dönüştürebileceği sorusu oluyor.
Bu konuda kendi gözlemlerim ve kullanım tecrübelerim dışında önemli kaynaklardan haberleri ve birinci ağızdan yapılan açıklamaları derleyerek bir karşılaştırma yapmaya çalıştım. Elindeki kitleyi gelire dönüştürebilme konusunda şu ana kadar en büyük başarıyı açık ara MySpace göstermiş, ve facebook’un yükselen trendine ve iki ürünün neredeyse eşitlenen trafik oranlarına rağmen geçtiğimiz sene boyunca rakibinin iki katından fazla gelir elde etmiş. MySpace 800 milyon dolardan fazla ciro elde ederken facebook’un tahmini geliri 300 – 400 milyon dolar arasında. Önümüzdeki sene MySpace 1 milyar doları aşmayı hedeflerken ve bunu 5 sene içerisinde gerçekleştirdiklerini söylerken (Google’ın 1 milyar dolar ciroya ulaşması 6 senelerini almış) facebook’un cirosunu 500-600 milyon dolara çıkartacağı öngörülüyor. Bu rakamları kullanıcı ziyaretleri ve trafik verileri ile birleştirip iki şirkete de sanal birer değerlendirme yaptığımızda şu anda MySpace 3.5 milyar dolardan fazla ederken, facebook henüz 1.6 milyar dolar değerinde hesaplanıyor.
Bu ciro farkı hakkında Mark Zuckerberg “Biz henüz trafik artışına odaklanmış durumdayız, önümüzdeki 2-3 sene içerisinde adamakıllı gelir modelleri oluşturacağız.” şeklinde bir açıklama yapmış olsa da beacon uygulaması, kullanıcı sözleşmesi üzerinde çeşitli değişiklikler ve benzeri girişimler ile facebook’un gelirini arttırmak için büyük çaba sarfettiğini fakat bu en çok bilinen iki örnekte de geri adım atmak durumunda kaldığını biliyoruz. İki firmanın da aslında çabası, satılabilir bilgi akışı sunmak: facebook yavaş yavaş markalar ile tüketicilerin buluştuğu bir mecra olmaya çabalıyor, fan page’lerini ön plana sürüyor, kullanıcının yakın çevresindeki kişilerin sevdiği ürünleri ve tüketim alışkanlıklarını baz alarak öneriler yapıyor. MySpace ürününü para çevirme konusunda daha şanslıydı, bağımsız mecra ihtiyacında olan sanatçıları, onların takipçilerini, konser biletleri gibi hemen paraya dönüştürülebilen ve yoğun olarak talep gören ürünleri verimli bir şekilde bir araya getirerek değerlendirdi.
Birkaç ay önce Berlin’de katıldığım Popkomm fuarında odak noktası dijital müzik servisleri ve müziği teknoloji ile birleştirip paraya çevirmekti. Online satış dışında, yaratılan sanatsal ürünleri kullanıp alternatif gelir modelleri yaratmak üzerine birçok çalışma mevcuttu. Günümüzde de geleneksel albüm satışı dışında müzisyenlere gelir sağlayan RockBand, benzeri online oyunlar, web tabanlı karaoke sistemleri ve benzeri telif üzerinden gelir dağıtan çalışmaları takip edebiliyoruz. MySpace bu açıdan bakıldığından daha çok etkinlikler üzerinden müzik üreticisini ve takipçiyi bir araya getirme işlevini görüyor, bu süreçte sisteminin içine akıllı algoritmalar yerleştirerek ve lisanslı yayın içeriğini gelir ortaklıklarıyla birleştirerek ekonomik değerini arttırıyor. Bu anlaşmalara en iyi iki örnek olarak Google ile yapılan 800 milyon dolarlık akıllı reklam anlaşması ve MTV Networks ile yapılan video reklam ortaklığı verilebilir. Yakında mikro ödeme sistemleri ve mobil uygulamalara yatırımı arttıracakları ve online müzik üzerine gelir artışı sağlayabilecek startupları satın alacaklarına dair açıklamalar da yaptılar.
MySpace ve facebook’un iki farklı uygulama olduğu ortada, bu fark 2005′te MySpace’in satın alınmasından sonra yaptığı kurumsal anlaşmalar ve bir arkadaşlık sitesinden daha çok müzik/video mecrası olma yolunda atılan adımlar ile iyice arttı. MySpace şöhretlerini duymuşsunuzdur, geleneksel yolların dışına çıkıp internet üzerinden kendilerini duyuran ve bununla büyük şöhrete kavuşan Arctic Monkeys, Lily Allen gibi isimlerden bahsediyorum. Bu isimler internetin şov dünyası üzerinde nasıl bir etki yaratabileceğinin ilk kayda değer örnekleriydi ve MySpace’in müzik sektörünü ve takipçilerini kategorize eden, bir araya getiren ve birbirleriyle birinci ağızdan iletişim kurmalarını sağlayan bir mecra olarak başarılı olacağının, para edeceğinin ve sektöre verimlilik katacağının ilk işaretleriydiler. Ortada bana göre büyük bir sinerji var: Öncelikle milyar dolarlar eden ekonomik değeri ile evrensel müzik ve eğlence sektörü ve bu sektörün mp3 patlaması, korsan yayınlar, sonrasında da online müzik yayını ile geleneksel yollardan para kazanamama sorunu, ve bu sayede de yeni gelir modellerine ve ortak bir online mecra arayışına yönelişi. Bu öyle güçlü bir sektör ki, MySpace’in markasını şirket hiçbir harcama yapmadan kendi kendine parlatmasını sağlıyor: Az da olsa gece hayatınız varsa fark etmişsinizdir, her partinin ve konserin afişinde artık grup isimleriyle birlikte MySpace adresleri de yazar. Bu yayılımın dışında, MySpace satın alması sonrası gerçekleşen yönetimsel başarı da kayda değer: Şu anda Sony BMG, Warner ve Universal ile yapılan anlaşmalar sayesinde milyonlarca tüketiciye biletler, telefon melodileri ve sanatçılara özel ürünler sunabiliyorlar. Bu üç firmanın dünyanın en güçlü müzik firmaları olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz, MySpace’in tam da müzik sektörünün zor durumda olduğu bir zamanda internetin en popüler sosyal ağı olması, ve arkasına büyük bir yatırım desteğini alması, bu firmalarla yapılan anlaşmaları da kolaylaştırarak “sanal dünya dışında” atılacak adımların bir internet sitesini ekonomik olarak güçlendirmek için ne denli önemli olduğunu herkese gösterdi.
MySpace bu yönde çalışmalarına halen devam ediyor. Henüz birkaç hafta önce yaptıkları yeni işe alımlar ve yayınladıkları bültenler de bunu doğruluyor: Avrupa kıtasında bağımsız sanatçılar ve yayıncılar ile stratejik işbirlikleri kurmak için tecrübe sahibi bir yönetici, ve merkezle entegre bir şekilde çalışacak yerel ofisler ve ekipler, MySpace’i ABD dışında da müzik sektöründe söz sahibi yapmak için çalışmalarını sürdürüyor. Bu süreçte belki de en can alıcı nokta, müzik evrensel bir sanat dalı olmasına rağmen MySpace’in yerelleştirmeye oldukça önem vermesi. En aktif oldukları pazar olan ABD dışında Kuzey ve Güney Amerika’da 5 farklı ofis, 15 gelişmiş Avrupa ülkesinde birer ofis, ek olarak Rusya, Türkiye ve Asya Pasifik ülkeleri gibi alternatif pazarlarda ofisler, ve bu ülkelerdeki sektörü takip eden, müzisyenlerle anlaşmalar yapan, etkinlikleri ve trendleri kovalayan ekipler. Şaşırtıcı ve ilgi çekici bir nokta da, yenilikçilik: MySpace’in kendi prodüksiyonları için ortaklık anlaşmaları yapması, kullanıcılarına ortak katılım ile film çektirmesi gibi ayrıntılar basında hep geniş yer bulmuştu. Bu şekilde MySpace ürün geliştirmesi dışında enerji ayırıp teknoloji dışı operasyona vakit ayırmaya, yerel pazarlara girmeye ve yenilikçi girişimlere para yatırmaya çekinen birçok internet firmasının gözlemleyip ders alabileceği bir örnek oluşturur umarım.

Blogumu 20 gündür güncellememişim, bu süreçte hakkında bir şeyler yazmak istediğim birçok konu masaüstümdeki post-it kağıtlarda birikti. Konu bolluğu olmasına rağmen tek bir yazı dahi yazmamış olmamın en büyük nedeni bu son birkaç haftalık zamanda oldukça hareketli yani “mobil” olmamdı.
Uzun zamandır internet üzerinden çalışıyorum, şu zamana kadar birçok arkadaşıma internetin hareketli olarak çalışabilme imkanını sağlamasını büyük bir avantaj olarak gördüğümü anlatmışımdır. Lisedeyken -henüz bir laptop sahibi değilken de diyebiliriz- ilk işlerimi internet cafe’lerden hazırladığımı, yazdığım kodları email ile gönderdiğimi hatırlıyorum. Daha sonrasında, yurt dışında yaşar ve çalışırken ve oldukça fazla şehir ve ülke değiştirirken de yanımda sadece notebook çantamın olması, hatta kendi notebook’um yanımda olmasa bile önemli dosyalarıma erişebileceğim bir internet bağlantısı birçok sorumluluğumun altından rahatlıkla kalkmamı sağlamıştır.
Dikkatimi çeken şey, sorumluluklarım ve üzerinde uğraştığım işlerin ayrıntılarının artması ile birlikte, bu hareketliliğin devam etmesi fakat verimliliğin azalması oldu. Eğer önümde yapmam gereken komplike bir iş varsa, bunu ofis ortamında çok daha verimli bir şekilde yapabiliyordum. Blog yazmak da, oturup adamakıllı düşünmeden ortaya bir yazı çıkartmak istemediğim için, en zorlandığım işlerden birisi oldu. Ortaya bir fikir ürünü çıkartmak, yazıyı derleyip toplamak, ve birilerine sunmak başı ve sonu belli olan teknik bir ürünü ortaya çıkartmaktan çok daha zahmetli ve ince bir iş.
İnternet üzerinden çalışmak, bir ülkeye ofis dahi açmadan yerel bir operasyon kurmak, farklı şehirlerden ve ülkelerden insanların online bir şirket kurup ortak bir proje üzerinde çalışması son dönemlerde çok fazla tercih edilen bir yapı. Fakat bu durum verimliliği düşürüyor mu?
Siz internet üzerinden çalışmanın getirileri ve götürüleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Uluslararası işler yaptınız mı, uzaktan yaptığınız işler/yazdığınız yazılar ile düzenli vakit geçirdiğiniz yerde yaptığınız işler arasında önemli farklar oluştu mu?

Bugün Bilgi Üniversitesi’nde, santralistanbul’da “The Internet and new Participation Trends for Young People in Turkey and abroad” başlıklı civicweb seminerine katıldım. Sektörden kişilerin ve akademisyenlerin katılımıyla, belirtilen konu etrafında ve güncel olaylar üzerine gözlemler ve yorumlar dinlemeyi bekliyordum. Beklediğimin aksine, genel bir bilgilendirme toplantısı şeklinde geçti program. Dinleyicilerin çoğunluğu yabancıydı, onlara Türkiye internetinden örnek projeler sunuldu, kullanıcıların alışkanlıkları hakkında bilgi verildi.
Bu etkinliğe özel bir durum değil, uzun zamandır dikkatimi çeken bir konu, akademik dünyanın internetin hızı karşısında hantal kalması. Bu durumu akademik bir kurumun ve internet sektörünün kesiştiği her yerde gözlemledim neredeyse. Yurt içi veya yurt dışı fark etmeden, eğitim kurumu ne kadar prestijli olursa olsun genelde akademisyenler internet dünyasında olan biteni takip etmekte ağır kalıyorlar sanki. Bunu teknoloji-internet odaklı disiplinlerin diğer akademik disiplinlere göre çok daha hızlı gelişmesini, gün aşırı yaşanan yenilikleri ve değişimleri, ve bütün bu olanlara özel bir mesai ayırıp bunları takip etme zorluğuna bağlayabiliriz sanırım. Başı başına bir disiplin ve mesai isteyen akademisyenlik, internetin içinde yaşayan insanların interneti algılayışı karşısında ağır kalıyor. Bu durumu verilen bir derste kullanılan teknolojinin ne kadar eski olduğundan veya yapılan sunumlarda 3-5 sene öncesinin verilerinin kullanılmasından anlayabiliyoruz.
Yurt dışında üniversitelerin özel sektör ile yaptığı işbirlikleri ve öğrencilerin belli projelere bağlı olarak çalışma imkanları bulması, öğretim görevlilerinin de sektör ile ortak projeler ortaya koyması ile bilgilerini taze tuttuklarını fark ettim. Bu tarzda çalışmalar ülkemizde de sınırlı sayıda olsa yapılıyor, bunların sayıca artması ve bu projelerde dönen sermaye miktarının artıp şahıslara ve kurumlara sağladığı katma değerin çoğalması akademik dünyanın teknolojiyi ve interneti daha verimli olarak takip etmesini sağlayacaktır.

ReadWriteWeb‘de yayınlanan habere göre internet bugün 20 yaşını doldurmuş. Uzun bir süre sayılmaz, fakat 20 sene içerisinde neler yaşandığını düşünürsek baş döndürücü bir hızla ilerleme kat edildiğini görebiliyoruz.
Şöyle bir düşündüm, 1996 senesinden beri düzenli olarak internet kullanıyorum. 25 yaşındayım ve 13 sene olmuş. Nostaljiyi çok severiz, hemen aklıma dial up bağlantılar ve internete bağlanma sesi geldi tabii ki. Muder’in “internet benim memleket” diye bir kitabı vardı, o da aklıma geldi. İnternet kimileri için bir oyuncak veya haberleşme aracı dışında bir yaşam tarzı ve vazgeçilemeyecek bir ihtiyaç, hobi. Benim için de öyle.
Bu tür büyük bir icatı, dünyayı değiştiren bir oalyı emekleme anlarından beri takip etmek, ve bunu hayatının bir parçası olarak hissetmek, hayatını bu işten kazanmak, geleceğe yönelik fikir ve projeler üretmek harika bir his. Kim bilir 20 sene sonra internet ne durumda olacak, bunu düşünmek bile çok heyecan verici.
İnternet, doğum günün kutlu olsun! Nice yıllara.

Yerel seçimler yaklaşadursun, Mustafa Sarıgül ve Kemal Kılıçdaroğlu birer Twitter hesabı açıp sosyal medyada yerlerini almışlardı. Öncelikle, bu hesaplar gerçek mi? diye soruldu, sonrasında bu konu hakkında sıkça yazıldı çizildi. Ben durumu usulca takip ettim, en sonunda aşının tutmadığını görünce, bu duruma blogumda kısaca bir değineyim dedim.
İki siyasetçiyi de temsilen açılan hesaplar oldukça başarısız şekilde kullanılmış. Yazıya eklediğim görselde inceleyebilirsiniz, ilk aşamada muhtemelen varlıklarını duyurmak için oldukça fazla kişi takibe alınmış, karşılığında ise takipçi olarak çok az kişiye ulaşılabilmiş. İki hesabın da başarısı %20′nin altında. Bu iki isim günümüzün en çok bilinen siyaset adamlarından olmalarına rağmen, neden bu kadar az kişi kendilerini takip ediyor? Çünkü twitter bir “broadcast” aracı değil, bir iletişim aracı. İki hesap da sadece reklam/tanıtım mesajlarından ibaret, takipçilerle bire bir iletişim yapılmamış. Ayrıca bu iki hesap siyasetçilere ait diğer medya araçları ve takipçiler tarafından desteklenmemiş ve ağızdan ağıza yayılım-takip verimli bir şekilde gerçekleşmemiş.
Mustafa Sarıgül ile sosyal medyada aktifliği üzerine bir söyleşi okumak isterseniz sizi buraya alalım. Anlattığına göre hesabını gönüllüler yönetiyormuş. Keşke gönüllü arkadaşlar Sarıgül’ün kampanyasının diğer ayaklarına daha verimli bir şekilde entegre edilseydi. Önümüzdeki seçimlerde olur belki, Türk Twitter kullanıcı sayısının artış oranına göre değişecektir bu durum. İki politikacı da Facebook’u verimli bir şekilde kullanmışlar çünkü, fakat Twitter’da maalesef etkisiz kalmışlar.
Not: Tam bu yazıyı yazıyordum ki, Kılıçdaroğlu ilk Twitter “reply”sini yaptı. Bu özelliği kullanmayı biliyorlarmış demek ki. Keşke daha çok kullansalarmış bugüne kadar. Enteresan bir tesadüf.

Bir süredir yoğun olarak çalışan genç bir ekibin heyecanına ortak oluyorum. Nurettin Özdoğan, Hasan Toprakkaya ve ekibin üyesi olup tanıştığım diğer birçok arkadaşta aynı hevesi ve geleceğe yönelik umudu sezdim. Kariyergenç‘ten bahsediyorum, ekip adım adım ilerledi ve sonunda projelerinin alfa versiyonunu yayına soktu. Siteyi ben de inceleme fırsatı buldum, oldukça şık bir tasarım ve kolay kullanım özellikleri ile beta versiyona geçip kullanıma açılışı yakında yapmayı planlıyorlar. Bu konuda kendilerine başarılar diliyorum.
Benim en çok ilgimi çeken şey sitenin hitap ettiği kitleye ve ülkemize olan potansiyel katkısı. Slogan olarak “Türkiye’nin Üniversiteli ve Yeni Mezun İnsan Kaynakları Platformu” olarak seçilmiş ki bu da hedeflerini net olarak gösteriyor. Ülkemizde genç yaşlarda adamakıllı bir işte çalışmak kolay bulunan bir şey değil. Genç bir nüfusa sahip olduğumuzla övünürüz fakat bu nüfusu işler hale getirmek için nedense pek bir şey yapmayız. Ülkemizin en kalifiye nüfusu sayılan üniversite öğrencileri bile çok kısa süren stajlar yaparlar, ve bu süreçte fotokopi çekmek gibi işlevsiz tecrübeler edinirler maalesef. Part time çalışmak da çok yaygın bir durum değildir. Ben henüz lisede, sonrasında üniversitede bir şeyler üretmek ve karşılığını almanın tadını almaya başlamıştım ve herkesin genç yaşlarda ufak işlerle de olsa bir şey üretmeye ve çalışmaya başlaması gerektiğini düşünüyorum. Almanya’da üniversite eğitimi sırasında uzun süreli iş tecrübesi edinmenizi sağlayan Ausbildung (mesleki eğitim) sistemi var mesela, veya firmalar staj pozisyonları açıp öğrencilere belli ücretler de ödüyorlar. Bu tür çalışmalar bizde neden olmasın? Mercedes-Benz’in uyguladığı PEP stajları ve Microsoft’un üniversite temsilciliği çalışmaları dışında bu tür örneklere kurumsal firmalarda pek rastlamadım açıkçası. Belki de Kariyergenç’in ilk çalışmaları bu yönde olabilir: Ülkemizde yerleşik bulunan kurumsal firmalarla bağlantıya geçip üniversite öğrencileri için uygun projeler üretilmesini ve istihdam açılmasını sağlamak, bu işleri koordine etmek. Bu inanılmaz faydalı olacaktır. Ticari getirisi bir yana, sosyal sorumluluk ve prestij anlamında da harika olur bence.
Sitenin incelediğim ilk versiyonunda bir insan kaynakları platformu olmasının dışında kitlesine değer kazandıracak birkaç özellik daha var: Kariyergenç.TV ile başarı kazanmış girişimciler ve iş dünyasından tecrübeli isimler ile söyleşiler yapıyorlar. Buna ek olarak çeşitli makaleler ve röportajlar da projede yazılı olarak yer alacak, gördüğüm kadarıyla. Umarım Kariyergenç fark yaratır, üniversiteliler arasında dilden dile dolanır, bir sinerji ortaya çıkmasına sebep olur ve bir süre sonra da bu proje sayesinde kimlerin hayatında nelerin değiştiğinden bahsederiz ve bir başarı öyküsü anlatırız.
