İnternet odağından uzaklaşmadan, sektördeki gelişmeler, kullanmaktan keyif aldığım servisler ve edindiğim deneyimler çerçevesinde yazdığım kişisel blogumu keyifle okursunuz umarım...

Bugün iki arkadaşım ile bir yerde oturmuş bir şeyler içerken sohbet nereden döndü dolaştı tam hatırlamıyorum ama insanların internet üzerinden kendilerini sergilemesi konusuna geldi. Aklıma gelen iki örnek; yeni doğan bebeğine Twitter hesabı açan ve bebeğinin ağzından “twitleyen” kullanıcılar, bir diğeri de bebeğinin doğumu ile birlikte blog tutmaya başlayan ebeveynler idi. Bu iki hareket oldukça sempatik ve çocuğunuz büyüyünce ona sunacağınız bu kayıtlar onu çok sevindirebilir, fakat o çocuklar büyüdüğünde de acaba bu kayıtlar bugünkü kadar anlam ifade ediyor olacaklar mı? Biz bebekken çekilmiş olan çok az video kaydımız var -benim dayımın düğünündeki bir kaydım dışında hiç yok sanırım- peki ya bunun eksikliğini çekiyor muyuz? İlerde bu durum nasıl olacak?
Kısaca şöyle dedik: İnsanlar internet üzerinden kendilerini o kadar çok gösteriyorlar ki, bunun hayatımızdaki anlamı gittikçe azalmaya başladı. (Bu arada konunun nereden buraya geldiğini hatırladım: Lisedeyken bir müzik grubumuz vardı, ve verdiğimiz konserlerin bir tanesini video kasete kaydedip kasetten CD’ye çektirmiştik. O kayıtları bulabilsem ne kadar çok sevineceğimi ve henüz üzerinden 8-9 sene geçmiş olmasına rağmen o zamanlar dijital kamera almanın-kullanmanın ve video kayıt yapmanın ne kadar zor olduğunu anlatıyordum. Şimdi bunları yapmak ne kadar da kolay, her şeyi kolayca kayıt edebiliyoruz, arkadaşlarımızla, hatta tanımadığımız insanlarla rahatça paylaşabiliyoruz. )
Peki ya her geçen gün kendini ifade imkanının kolaylaşması/yaygınlaşması dışında, özel yaşamı kayıt altına almak, yaptıklarımızı internet üzerinden duyurmak tehlikeli mi? Bunun sınırları neler? Bir de bunu düşünelim.
Son günlerde gündemi meşgul eden haberlerden birisi Facebook’un kullanıcı bilgileri ile ilgili yaptığı değişiklikler ve attığı geri adımdı. (siberkültür‘den okuyun: 1 2) Birkaç sene öncesini bir düşünelim: Kullanıcı profilleri içeren web siteleri, sosyal ağlar ilk yaygınlaşmaya başladığında kendimizi özgürce ifade ediyor, uykusuz geceler boyunca yakın çevremizdeki insanların profillerini okuyorduk, öyle değil mi? Peki ya sonra ne oldu? Kişisel bilgilerin kötüye kullanımıyla ilgili olaylar başladı -ki insanın içinde olan şeylerin dışa vurumu bunlar sadece- ve gizliliğin önemi ortaya çıktı. Ve sosyal ağlara kapsamlı gizlilik ayarları eklenmeye başladı. “Gizlilik” facebook’u da başarıya taşıyan en önemli faktörlerden birisidir. Kendini internetten ifade eden kişiler artık ne kadar erişilebilir olduklarını, verdikleri bilgilerin kimler tarafından görüntülenebileceğini tam anlamıyla kontrol altına almak istiyorlardı.
İnternet belki ilk kullanıldığında bir oyuncak gibi algılanıyor, fakat öyle değil. Yaşamımızın bir parçası, hayatımızı yansıtan, etrafımızdaki insanlarla iletişim kurmamızı kolaylaştıran bir ağ. İnternet üzerindeki neredeyse her aktivitemiz bir iz bırakıyor. Devletimiz de internetin ilk yıllarında hiç müdahalede bulunmayıp -muhtemelen internetin sunduğu olanakların ayırdında değillerdi- sonrasında -hiç samimi bulmadığım, tersine birçok açıdan zararları yadsınamaz- “temiz internet” kampanyalarına girişmedi mi? Belli ki internetteki özgür/kaotik ortam bir tehdit olarak algılandı. Bir de bu durumu kişisel bilgilerimiz konusunda düşünelim; fotoğraflarımızın, yazdıklarımızın başkaları tarafından rahatça paylaşılabildiğinin, kayıt altına alındığının yeterince farkında mıyız?
İnsanlar yavaş yavaş bunların farkına varıyorlar. Yeni jenerasyonlar internet ile doğuyorlar ve ilk üye olacakları sosyal ağlarda gizlilik ayarlarını kullanmayı öğrenecekler. Belki de üniversiteden yeni mezun çocuğunu bir anne şöyle uyaracak: “İş arıyorsun madem, partilerde sabaha kadar eğlenirken çektiğin fotoğraflarını facebook’tan kaldır derim.” Biliyoruz ki yakın arkadaşlarımız, arkadaşlarımızın arkadaşları ve iş çevresinden tanıdıklarımız; herkes bizim hakkımızda doğru ya da yanlış izlenimler ediniyor; nasıl bir edinime sahip olacaklarını da biz kontrol ediyoruz.
İnternet üzerinden iletişim kurmak şimdilik bir sanat, her kullanıcı aynı tecrübeye sahip değil, hikayeler henüz kulaktan kulağa fazla yayılmadı. Fakat internet her geçen gün yaşamımızın daha da içerisinde yer alacak ve dijital göçmenler yerlerini dijital yerlilere bıraktıkça internet üzerinden kendimizi ifade ederken daha fazla düşüneceğiz, bu durum yaşamımızdaki sözlü -ve hatta yazılı- kurallarımız arasında yerini alacak. Hem gizlilik, hem de teknolojiye daha kolay erişim şu anda kendini internet üzerinden ifade etmeye son derece meraklı olan insanların heveslerini törpüleyecek, bizi dengeleyecek.

İnterneti el yordamıyla keşfettiğimiz günlerden internetsiz yapamayacağımız günlere doğru yol alırken hayatımızın her bir parçasını çevrimiçi ağlara taşıyoruz. Şu anda birçok işimizi internet üzerinden görebiliyoruz fakat henüz hayatımızı tamamen dijital ortama taşımadık. Bu durum yaşadığımız çevrenin ekonomik gücü ile bağlantılı; zengin ülkeler hızlı bir şekilde servis ve teknoloji üretip bunları günlük hayatlarına adapte ederken nüfusun çoğunluğu değil internet bilgisayar bile görmemiş yerler de var. Türkiye şu anda ortalama bir yerlerde; internet kullanıcı sayısı olarak üst seviyelerde olsak da sektör bir pasta olarak çok büyük değil, özetle internet servislerine talep çok, fakat verdiğimiz hizmetleri paraya çevirmekte zorlanıyoruz.
Şu ana kadar ülkemizde irili ufaklı birçok internet projesi tasarlandı. Bunlara alıcı gözüyle baktığımızda bu projelerin kaç tanesi düzenli olarak kayda değer miktarda para kazanıyor? E-Ticaret siteleri olsun, sosyal ağlar olsun, internet kullanıcısının kısıtlı zamanı için kavga etmek ve zaten küçük olan pastadan bir dilim kapmaya uğraşmak durumundalar. Bir yandan da zor beğenen internet kullanıcısını sürekli memnun etme ve 7/24 iş takibi yapma yükü var.
Bir de şöyle düşünelim: Ortalama bir fikir ve iş modeli ile işe başlayıp bir yandan diğer projelerle rekabet edip büyümeye çalışmak yerine el değmemiş bir sektöre hitap eden spesifik bir model üzerinde çalışsak? Belli bir kullanıcı kitlesine çerçevenin dışına çıkmadan hizmet versek? Herkese hitap etmek, çok kullanıcıya ulaşmaya çalışmak yerine belli bir ilgiye hitap etsek, tek kulvarda ilerlesek? İşte bu anlayışla ilerlersek niş proje üretmiş oluruz.
Şu anda Türkiye internet pazarında kullanıcıların temel ihtiyaçlarını gideren birçok büyük çaplı servis var. Fakat niş projeler için hala çok fazla fırsat bulunuyor. Kendi hobilerinizi, alışveriş alışkanlıklarınızı bir inceleyin, mutlaka bir şeyler keşfedeceksiniz. Niş projeler ile pazarın belli bir kısmını hedefleyip kullanıcılara daha büyük çaplı projelerde ulaşamayacakları spesifik, detaylar içeren servis ve ürünler sunarak başarı kazanabilirsiniz.
Tek ihtiyacınız olan şey odaklanmak. Belli bir sektör, o sektörün ihtiyaçları, belki de bir sektörün sadece bir parçasına yönelik bir hizmet, ve sadık bir kullanıcı kitlesi. O ürünü kullanan kitleyi hedefleyen reklamverenler, o kitleye uygun satılık ürünler.
Bu yazıya ilham veren ürün okumasitesi oldu. Şu ana kadar ürettiğim & yönettiğim web projeleri arasında çok küçük bir kitleye hitap etmesine rağmen en kısa sürede ticari katma değere ulaşan, ve yayına geçeli henüz birkaç ay olmasına rağmen saygıdeğer bir yayınevi ile uzun süreli bir sponsorluk anlaşması gerçekleştiren proje, sadece kitap okumayı seven, okur-yazar kitleye hitap ediyor. Projenin trafikleri birçok sosyal ağ sitesine göre düşük kalıyor, fakat belli bir kitleye odaklı olması ve edebiyat sektöründe yayın yapan dergilere, gazete ekleriyle karşılaştırdığımız zaman çok daha geniş bir sayıya -bir ay içerisinde yüz binlerce kişiye- ulaşabiliyor olmak, projeyi çok değerli kılıyor.
Kısacası, ortalama bir ürün satılamıyorken, ekip ve proje maliyetleri katlanırken; niş bir ürün bir hazine değerinde olabilir. Ürünün pazarda iyi konumlanmış olması, alıcısının ve satıcısının çok net bir şekilde belli olması, işleri kolaylaştıracaktır.

Geçen hafta düzenlenen Etohum Haftasonu Etkinliği‘nde dikkatimi çeken ve birkaç gün önce katıldığım Webrazzi Gündem toplantısında farklı bir noktadan tekrar aklıma gelen bir konu var: Türkiye internetiyle ilgili bir etkinlik, toplantı olduğunda, makale hazırlandığında yemeksepeti ve gittigidiyor mutlaka baş roldedir, ve bu projelerin ne kadar küçük sermayeler ile ne kadar büyük başarılar kazandığından bahsedilir. Bu beş sene önce de böyleydi, bugün de hala böyle. Bu iki proje de inanılmaz başarılı projeler, ve harika işler çıkartıyorlar, benim aklıma takılan işin farklı bir yönü: Neden 2008 senesinde olmamıza rağmen bu iki proje dışında -belki yonja ve cember.net eklenebilir- içimizden farklı başarı öyküleri çıkartamıyoruz?
Yemeksepeti insanın çok temel bir ihtiyacına cevap veren bir hizmet sunuyor, pazara ilk girmenin avantajını çok iyi bir şekilde kullanıp sermayesini kat kat arttırmış ve harika bir başarı öyküsü ortaya koymuş. Benzer şekilde gittigidiyor e-ticaret’teki potansiyeli önceden sezip pazara sağlam bir giriş yaparak ikinci el meraklılarının anahtar ürünlerini kendi platformuna bağlayarak rakipsiz bir pazar yeri haline gelmiş. Peki ya bu tür temel ihtiyaçlar pazarda hala mevcut mu? Birkaç sene sonra bu firmaların yanına benzer bir hikaye daha ekleyebilecek miyiz?
İnternetten bahsedildiğinde sektörün sunduğu en büyük fırsatın çok küçük yatırımlar ile büyük işler yapma potansiyeli olduğundan bahsedilir. Bu kesinlikle doğru, fakat artık internet o ilk zamanlarındaki gibi iki arkadaşın oturup bir sayfa hazırlayıp ilgililere sunarak rüya gibi bir başarı öyküsü yazabileceği boşluklara sahip değil sanki. Bu gelişmiş ülkelerde zaten bir süredir böyleydi, artık Türkiye’de de pasta büyüdü ve rekabet arttı. İnternet sektörüne yapılan yatırımlar fazlalaştı, farklı sektörlerde iş yapıp çevrimiçi mecrada da yer alan firma sayısı arttı ve internete odaklı iş yapan ekip sayısı çoğaldı.
Çok duyduğumuz hikayelerden olan okulu bırakıp bir internet şirketi kuran ve milyonları bulan iki arkadaş rüyasını yaşamayı zorlaştıran başka faktörler de var: İnternet üzerinde iş yapmak için gereken minimum bilgi birikimi gittikçe fazlalaşıyor. Artık küresel projeler çok daha kullanılabilir şekilde programlanıyor, optimize ediliyor ve yerel dilinizde hizmete girip sizinle rekabet edebiliyorlar. Facebook’un her tıkladığınız yerinde farkına varabileceğiniz ve hayranlıkla karşıladığınız ince detayları programlamak için kimbilir kaç adam/saat harcanıyor, hiç düşündünüz mü?
Peki ya bağlantı hızlarının artması ve işin içine videonun, televizyonun girmesi? Şu ana kadar merak içinde interneti kurcalayan, iletişim kuran, “chat”leşen ve karşındakinin bir tane fotoğrafını görmek için merakla bekleyen kitle artık kolayca video izleyebiliyor, film ve dizileri takip edebiliyor. Milyonluk prodüksiyonlar internet televizyonlarında yayınlanmaya başlıyor. Kısacası görsellik işin içine girdikçe basit bir servisle kullanıcının ilgisini çekmek daha da zorlaşıyor.
Bu yazdıklarımı aklıma getiren servis Webrazzi etkinliğinde Turkcell tarafından sunulan “lokasyon belirleme hizmeti” ve birkaç gün önce piyasaya sürülen Google’ın Latitude uygulaması oldu. Bir düşünelim, bu kadar büyük bir telekomünikasyon firması ile anlaşma zorunluluğu varken hangi birkaç kişilik ekip lokasyon bazlı bir sosyal ağ gerçekleştirebilirdi? Şu ana kadar bu şekilde gerçekleştirilen hangi uygulama başarılı oldu? Ve sonunda bu hizmeti sunmak neden Google’a kaldı?
Şu anda kendi projeleri ile şansını denemek isteyen ve ellerinde büyük bir sermaye veya büyük bir ekip bulunmayanlar için en uygun “ilk adım” yakın çevrelerinde saptayacakları küçük çaplı bir ihtiyacı giderecek niş bir servis üzerine çalışmalarıymış gibi görünüyor. İnternette neyin ne kadar tutacağı ve büyüyeceği belli olmaz ve mucizelere hazırlıklı olmak lazım mutlaka, fakat bu tür bir mucizeyi nasıl bir servis ne gibi bir verimlilik ile gerçekleştirebilecek, merakla bekliyorum.

Birkaç gün önce Startupsinturkey‘i duyurduk ve kullanıma açtık. Türkiye internetinde bir şeyler üreten herkesin işine bir şekilde yarayacağını umduğum ve şu ana kadar eksikliğinin çekildiğini düşündüğüm projeyi henüz sadece FriendFeed üzerinden bir screenshot ve birkaç tane de tweet ile duyurduysak da oldukça fazla ilgi çekti ve birkaç gündür çok fazla kişiden tebrik ve destek aldık. Öncelikle herkese destekleri için teşekkür ederim. Böyle bir projeye başlamaktan, Türkiye internet sektörüne faydası olacak bir çalışmanın parçası olmaktan mutluluk duyuyorum ve umarım devamını adamakıllı bir şekilde getireceğiz.
Bu projenin temelleri gelişmekte olan Türkiye internet sektörünün uluslararası açılımlara ve işbirliklerine olan ihtiyacını mümkün mertebe karşılamak, içinde bir şekilde Türklerin dahil olduğu projeleri yurt dışına duyurabilmek ve dünya çapında ulaşılabilir kılmak misyonuyla atıldı. İnternet şirketler ve devletler üstü bir platform, uluslararası çalışmayı hiç olmayacak kadar kolay bir hale getirmiş bir icat, bu yüzden internetin sunduğu imkanlardan sonuna kadar faydalanmak lazım. Şu ana kadar Kore, Hindistan, Hong Kong, Çin hatta Suudi Arabistan gibi birçok ülkeye ait internet projeleri ve bu sektörlerde olan bitenler bu tür bloglar üzerinde ingilizce olarak duyurulmuş fakat Türkiye’de henüz böyle bir çalışma yapılmamıştı. Son üç senemin iki senesini yurt dışında geçirdiğim için şu ana kadar birçok farklı yabancı bağlantıyla bir araya gelmiş, fakat kendi işlerime kanalize olmaktan sektörü komple temsil edecek bir katalizöre ihtiyaç duyulduğunun farkına varmamıştım. 2008 senesinde ise hem Türkiye’de hem de yurt dışında farklı birçok etkinliğe katılmak, Türkiye’de kendi projelerini üreten ekiplerin ihtiyaçlarını görmek ve benimle hemfikir kişilerle tanışıp konuşmak bir çözüm üretmek için ideal şartları ortaya çıkardı. Benim için “bu proje olmazsa olmaz, mutlaka yapmalıyız” dediğim an yaklaşık üç buçuk ay önce Berlin’de PopKomm organizasyonunda MySpace Avrupa direktörü ile tanışmam, ve Türkiye’den geldiğimi öğrenmesi ile bunun oldukça fazla ilgisini çekmesi ve sektör hakkında ayrıntılı bilgi istemesidir. Fakat ayaküstü bir sohbet ve kendi fikirlerim dışında ona Türkiye interneti ile ilgili adamakıllı üretilmiş bir çalışma sunma imkanı yoktu ortada, eh Türkiye’de de az çok bir yerel blogosfer oluşmuşken ve üretilen proje sayısı artmışken birileri bunları Türkiye dışına sunacak bir çalışma için ilk adımları atmalıydı. Fikirlerimi paylaştığım ve benimle aynı şekilde düşünen Şekip Can Gökalp, Türkiye’nin tek ingilizce yazan profesyonel blogger’ı Mert Erkal ve bu projeyi etohum kitlesine sunup süreci tecrübesi ile destekleyebilecek Burak Büyükdemir‘in de katkısıyla bu işe başladık.
İlk aşamada 2006 ortalarından itibaren olan bitenleri tarayıp derledik. Bu süreçte en çok istifade ettiğimiz kaynaklar Siberkültür, Webrazzi, kişisel bloglar ve teknoloji siteleri/gazetelerin teknoloji kısımlarıydı. Bu dökümanların üzerine kendi hazırladığımız yazı ve makaleleri de ekledik. Türkiye internetiyle ilgili bilgi almak isteyen bir yabancı siteye ilk girdiğinde son birkaç senede neler olmuş bitmiş bir fikir edinebilmeliydi. Sitenin ilk versiyonunun hazırlanmasının oldukça başarılı olduğunu düşünüyorum. Burak Dönertaş‘ın hazırladığı enfes tasarım da üstüne eklenince ortaya şık bir blog çıktı. Şimdi sırada bu blogu aktif olarak beslemek var, bunun için tabii Türkiye internetinde mümkün olduğu kadar güzel haber ve yatırım olmalı ki bunları duyurabilelim.
Bir blog olarak başlayan bu projenin asıl güçlü yanı offline tarafı olacak. Bunun için blogu yurt dışında teknoloji bağlantılı sektörlerde, özellikle de internet sektöründe çalışan ve bağlantıları olan kişiler temsil edecek. Türkiye internetine katkıda bulunacak ve hepimizin gerçekleştirdiklerinin daha fazla kişiye ulaşmasını sağlayacak bu kişileri yakında duyuracağız. İlk aşamada sırf blog olarak konumlanan proje uzun vadede işbirlikleri ve yeni fasiliteler ile bir nevi Türkçe crunchbase‘e dönüşebilir. Şimdilik işin çok başında olsak da ilerde sadece bu proje ile adamakıllı ilgilenecek bağımsız bir ekip, internet sektörünün yanına eklemlenebilecek yakın sektörler ile sıkı ilişkiler ile Türkiye’yi ve ülkemizin küçük ve orta çaplı teknoloji projelerini dünyaya sunacak bir platform oldukça heyecan verici gerçekten.
Peki ya siz StartupsinTurkey’i nasıl buldunuz? Projenin ilerlemesi için önerileriniz var mı?

Dün düzenlenen etohum haftasonu buluşması‘ndan ayrılırken masaların üzerinde duran Digital Age dergilerinden bir tanesini yanıma almıştım, Türkiye’de olmadığım için alıp okuyamadığım Ekim 2008 sayısıydı bu, bir göz atarım dedim. Derginin son sayfasında Ahmet Hakan ile digi-test kısmı gözüme çarptı. Teknoloji konseptli dergilerde sıkça yapılan bir şey, farklı bir sektörden popüler bir isim ile teknoloji-internet üzerine söyleşmek. İlgi de çeker bu tür yazılar, “onlar da haberdar mı, takip ediyorlar mı” diye mutlaka bir göz atarsınız yazıya. Ben de bu ufak söyleşiyi ilgiyle baştan sona okudum.
Ahmet Hakan’ın internet ile ilişkisi enteresandı. Aklıma takıldı bu, değişime açık olduğu bilinen Ahmet Hakan neler demişti böyle: İnternet üzerine pek düşünmemişti, internette neler olsun ya da olmasın umursamıyordu, facebook veya msn messenger kullanmıyordu, en can alıcısı da bir blog veya web sitesi yoktu, açmayı da düşünmüyordu.
Neden acaba? Takip ettiğimiz gibi geleneksel medya internet karşısında gün geçtikçe daha zayıf duruma düşüyor. Gazeteler, dergiler masraflı olduklarından, hantallıklarından, alışkanlıkları yenilenen kitlelerin hızına yetişememekten bir bir kapanıyor. Bir gazeteci/yazar, üstelik bu kadar çok takipçisi olan popüler bir isim neden bunları söyler ve bu mecrayı önemsemez? Paulo Coelho çatır çatır twitter kullanırken, internet etkinliklerinde konuşmalar yaparken, bizimkiler ne durumda?
Bu konu hakkında küçük bir araştırma yapmaya karar verdim. Türkiye’de internet ve edebiyatı bir araya getirince akla gelen ilk isimlerden olan Reşat Çalışlar‘a da danıştım. Ahmet Hakan ile aynı kulvarda ve popülerlikte gazetecilerin internette aktif olup olmadıklarına bir göz attım.
Hıncal Uluç, yok. Ertuğrul Özkök, o da yok. Mehmet Barlas, Emre Aköz, Nazlı Ilıcak, yok yok yok… Bu isimlerinin hiç birisinin ne bir web sitesi, ne de bir blogu var.
Bu durumun nedenlerini kendimizce yorumladığımızda şu tür diyaloglara ulaştık: Türkiye’de geleneksel medya, özellikle televizyon hala çok belirleyici, bunun üzerine yazarların muhtemelen teknolojiye çok hakim olmaması ve internet üzerinden para kazanmanın zorluğu da eklenince ortaya bu sonuç çıkıyor. Peki yazarlar bir gün internette kendini ifade etmeye, site açmaya ihtiyaç duyacak mı? Bu ne zaman olur? Bu sorular ilk yorumların hemen ardından geldi, ve bunun için 5-6 senelik ek süre tanıdık onlara. Reşat’ın yorumu olan gazete yazarlığı ve gazetenin bir yazarın alanı olma gerçeği, yazılarını da buna göre hazırlaması yüzünden blog formatına soktuğunda saçma duracak olması bana da mantıklı geldi. Yine de ben gazetecilerin eninde sonunda tarafsız bir bölgede kendilerini ifade etmeye ve konumlamaya ihtiyaç duyacaklarını ve bunun getirilerini algılayacaklarını düşünüyorum.
İnternette bulunan gazeteciler de yok değil: Listemizdeki diğer isimlerden Fatih Altaylı sitesinde bir RSS feed bulunmasa bile bu iş ile oldukça ilgili görünüyor. Yazıları düzenli olarak sitesinde yayınlanıyor, facebook’ta paylaş bağlantıları ile destekleniyor, her yazısı inanılmaz fazla yorum alıyor, sayfasının bir editörü var ve bu editör yorumları kontrol edip yorum sahiplerine geri dönüşler veriyor, açıklamalar yapıyor. Can Dündar en tecrübeli isim olarak göze çarpıyor. Sitesinin ana sayfasındaki notunda okurları ve izleyicileri ile sitesi sayesinde haberleştiğini, bu sayede candostları edindiğini ve okurlarının kendisine yol gösterdiğini anlatıyor.
Listemizde bulunmamalarına rağmen diğer yazarları araştırırken keşfettiğim Emre Kongar ve Mehmet Altan‘ın kişisel siteleri de görsellerden röportajlara, hatta ingilizce yazılarına kadar ilgi çekici dökümanlar içeriyor.
Ahmet Hakan söyleşide interneti pek önemsiyor gibi görünmese de çok kullandığını ve haber sitelerini takip ettiğini belirtmiş. Bu yazıyı okur mu veya ileride fikrini değiştirip bir web sitesi veya blog açar mı bilmiyorum ama tahminim internet üzerinden yazılarını ve çalışmalarını sergileyen ve görünür hale gelen yazarların sayısının günbegün artacağı ve internetin artan gücünün onların etki alanını küçültmesi ile belki de bir gün bütün gazetecilerin birer bloggera dönüşeceği yönünde.

İnternet sektörünün, sosyal medya ve yeni ekonominin kalbi uzun zamandır ABD’de atıyor. Farklı eyalet ve şehirlerde gün aşırı birçok etkinlik düzenleniyor ve yenilikçi projeler gerçekleşiyor. Fakat son zamanlarda Avrupa’da da düzenlenen benzeri etkinliklerin sayısı artmaya başladı. Hatta Avrupa-ABD arasındaki rekabet LeWeb 08‘de iyice ön plana çıkmış, Silikon Vadisi Avrupa’lı girişimcilere karşı şeklinde bir tartışmaya bile dönüşmüştü.
9-10 Mart tarihlerinde Londra’da düzenlenecek olan Social Networking World Forum şu anda önümüzdeki en dikkat çekici etkinlik. “Shaping the future of social media” sloganıyla düzenlenen etkinliğe şu ana kadar 1000′den fazla kişi kayıt yaptırmış bile. Mobile Social Networking Forum ile eş zamanlı olarak düzenlenecek etkinlikte sosyal ağlar konusuna odaklanacak ve bu konseptte dünya çapında birçok yayıncı firma, ajans ve isim bulunacak.
Konuşmacı olarak listede bulunan önemli isimlerden birkaçı MySpace‘ten Anthony Lukom, Yahoo!dan Gerrith Müller, Linkedin‘den Henry-Clifford Jones ve Xing‘den Davide Villa. İnternet odaklı bu firmalar dışında MTV, Coca-Cola ve P&G gibi küresel dev firmaların interaktif sorumluları da etkinlikte konuşmacı olarak yer alacak.
Etkinliğin dikkat çekici bir özelliği de akşamları Mashable tarafından organize edicek resepsiyonlara ve Facebook Developers Garage çalıştaylarına yer verecek olması.
Bu kapsamlı etkinliğe ben de katılacağım ve etkinlikten önemli anları, olan biteni blogum üzerinden paylaşacağım. Social Networking World Forum hakkında daha ayrıntılı bilgi ve kayıt için lütfen buraya tıklayın.

Birkaç gündür İzmit’teyim. Ailemi ziyaret ettim ve evden çalışıp biraz da dinlendim. İşin ilginç ve size bahsedeceğim yanı ise eve geldiğim ilk akşam annemin benden enteresan bir istekte bulunması. Annem benden onun “cep telefonuna yaptığım şeyi” babamın telefonuna da yapmamı istedi. Ne mi bu şey? Telefon zili olarak Tonlakazan‘dan bir reklam müziği yüklemek.
Elektronik aletlerle çok haşır neşit olmayan, belki de olamayan oldukça büyük bir kitle -orta yaşlılar ve üstü- cep telefonlarını rahatlıkla kullanıyor. Telefonlaşıyor, mesajlaşıyor, üst üste iki nokta ve parantezi yan yana koyup gülücük bile yolluyorlar. Birkaç hafta önce annemin ilgisini çeker, kontür kazanınca sevinir, bir de üstüne arkadaşlarını şaşırtır diye Tonlakazan’dan bir melodi seçip telefonuna yükledim. Birisi onu aradığında müzik dinleteceğini, kontör kazanmak için 5 saniye bekleyip sonra açması gerektiğini de anlattım. Bu oyuncağın bu kadar ilgisini çekeceğini tahmin etmemiştim! Artık yeni bir sorumluluğum var: Haftada bir kez annemin cep telefonuna yeni bir reklam melodisi yüklemek. SMS yollayıp hatırlatıyor her defasında, çünkü kendisi internet kullanıp yükleyemiyor. Bir de geçtiğimiz ay 40 küsür kontör kazanıp arkadaşlarının da ilgisini çok çektiğini görünce muhtemelen aynısını babam için de yapmamı söyledi. Neyse ki babam cep telefonu kullanmaya o kadar meraklı değil de sorumluluğum iki katına çıkmadı.
Tonlakazan’ı benim kullanmaya başlamam da aradığım arkadaşımın telefon zilinde reklam dinlettiğini duymam ile oldu. Yeni servislere meraklı birisi olarak nasıl yaptığını sorup kendim de yüklemiştim. Bana sorarsanız insanların kulağına dayayıp mecburen dinlediği cep telefonu zilinin üzerine reklam konulmuş olması çok başarılı. Çok cüretkar bir servis, bir o kadar da havalı. Telefon çalma sesi yıllardır aynıdır, en fazla tonu değişir, fakat içine müzik eklemek, ve bunu reklam mecrasına dönüştürmek, kesinlikle harika bir fikir! Üstelik 7′den 70′e her tip kullanıcıyı etkileyecek, ilgi çekecek, ve kendi kendini yayacak özellikleri mevcut.
Bu özellikleri sadece ben fark etmemiş olmalıyım ki, Tonlakazan Global Mobile Awards 2009‘da “En İyi Mobil Reklam Servisi” dalında finale kalmış. 4Play ekibine ve servisin başarısında emeği geçen diğer herkese kocaman tebrikler.

İnternetin yaygınlaşması ve bağlantı hızlarının artması ile birlikte öncelikle müzik dosyaları sonrasında da video paylaşımının artması, müzik / eğlence sektörünü yaraladı derler hani. Müzisyenler albüm satamıyor, film yapımcıları para kazanmıyor-muş internet yüzünden. Bu sözleri şu ana kadar birçok yerde duyduk. Haklılık payı da var aslında.
Peki ya bu konuyu bir de farklı bir açıdan düşünmeye ne dersiniz?
Artık müzik, film ve benzeri sektörlerde dağıtım sadece geleneksel yollarla yapılmıyor. Yeni ekonomi – yeni medya şekilleniyor. Bence asıl sorun bu sürece ayak uyduramamak ve bu değişimi kabullenememekte.
Bu düşüncelerimle ilgili çok çarpıcı bir habere rastladım. Dün yayınlanan habere göre ünlü İngiliz komedi serisi Monthy Python şu ana kadar ürettiği tüm materyalleri YouTube üzerinde özel bir kanal açarak yayınlamaya başladığından beri DVD satışlarında %23.000 artış meydana gelmiş. Yanlış okumadınız, yüzde yirmi üç bin!
YouTube’daki kanallarını açın, ve yazdıklarını bir okuyun. Aynen şöyle demişler: “Uzun zamandır siz bizim programlarımızı riplediniz, internete yüklediniz, artık yetti, biz kendi kanalımızı kurduk, şimdi kaliteli bir şekilde videolarımızı izleyebilirsiniz… Fakat sizden istediğimiz şey, linklere tıklayın ve bizim ürünlerimizi satın alın.”
YouTube’a yerleştirdikleri kaliteli videoların her birine Amazon.com üzerinde satılan DVD’lerinin bağlantılarını yerleştirmişler, ve tahmin edebileceğiniz gibi bu şekilde birçok kişi Monthy Python DVD’leri satın almış. Kısacası internetin gücü kullanılarak izleyici ile iletişim kurulmuş, ve akıllı bir yönlendirme ile sonuç elde edilmiş.
Bu haberi okuduktan sonra interneti yasaklarla, engellemelerle ve ihbar hatlarıyla düzenleyebileceğini sananlar ne kadar da komik geliyor, öyle değil mi? Kullanıcıları hırsızlıkla suçlamak yerine onlara hizmet sunmak, onlarla iletişim kurmak ve üretilen değeri internet sayesinde daha çok kişiye ulaştırmak düşüşe geçen müzik/eğlence sektörleri için aslında yeni bir şanstır. Bu fırsatların farkına varıp interneti doğru şekilde değerlendirenler fark yaratacak, ve yeni ekonominin öncüleri olacaklar.
