İnternet odağından uzaklaşmadan, sektördeki gelişmeler, kullanmaktan keyif aldığım servisler ve edindiğim deneyimler çerçevesinde yazdığım kişisel blogumu keyifle okursunuz umarım...

RSS Linkedin Xing Facebook Hakkimda Twitter

Sektör’ kategorisi arşivi

civicBugün Bilgi Üniversitesi’nde, santralistanbul’da “The Internet and new Participation Trends for Young People in Turkey and abroad” başlıklı civicweb seminerine katıldım. Sektörden kişilerin ve akademisyenlerin katılımıyla, belirtilen konu etrafında ve güncel olaylar üzerine gözlemler ve yorumlar dinlemeyi bekliyordum. Beklediğimin aksine, genel bir bilgilendirme toplantısı şeklinde geçti program. Dinleyicilerin çoğunluğu yabancıydı, onlara Türkiye internetinden örnek projeler sunuldu, kullanıcıların alışkanlıkları hakkında bilgi verildi.

Bu etkinliğe özel bir durum değil, uzun zamandır dikkatimi çeken bir konu, akademik dünyanın internetin hızı karşısında hantal kalması. Bu durumu akademik bir kurumun ve internet sektörünün kesiştiği her yerde gözlemledim neredeyse. Yurt içi veya yurt dışı fark etmeden, eğitim kurumu ne kadar prestijli olursa olsun genelde akademisyenler internet dünyasında olan biteni takip etmekte ağır kalıyorlar sanki. Bunu teknoloji-internet odaklı disiplinlerin diğer akademik disiplinlere göre çok daha hızlı gelişmesini, gün aşırı yaşanan yenilikleri ve değişimleri, ve bütün bu olanlara özel bir mesai ayırıp bunları takip etme zorluğuna bağlayabiliriz sanırım. Başı başına bir disiplin ve mesai isteyen akademisyenlik, internetin içinde yaşayan insanların interneti algılayışı karşısında ağır kalıyor. Bu durumu verilen bir derste kullanılan teknolojinin ne kadar eski olduğundan veya yapılan sunumlarda 3-5 sene öncesinin verilerinin kullanılmasından anlayabiliyoruz.

Yurt dışında üniversitelerin özel sektör ile yaptığı işbirlikleri ve öğrencilerin belli projelere bağlı olarak çalışma imkanları bulması, öğretim görevlilerinin de sektör ile ortak projeler ortaya koyması ile bilgilerini taze tuttuklarını fark ettim. Bu tarzda çalışmalar ülkemizde de sınırlı sayıda olsa yapılıyor, bunların sayıca artması ve bu projelerde dönen sermaye miktarının artıp şahıslara ve kurumlara sağladığı katma değerin çoğalması akademik dünyanın teknolojiyi ve interneti daha verimli olarak takip etmesini sağlayacaktır.

İnternet 20 yaşını doldurdu

ibmReadWriteWeb‘de yayınlanan habere göre internet bugün 20 yaşını doldurmuş. Uzun bir süre sayılmaz, fakat 20 sene içerisinde neler yaşandığını düşünürsek baş döndürücü bir hızla ilerleme kat edildiğini görebiliyoruz.

Şöyle bir düşündüm, 1996 senesinden beri düzenli olarak internet kullanıyorum. 25 yaşındayım ve 13 sene olmuş. Nostaljiyi çok severiz, hemen aklıma dial up bağlantılar ve internete bağlanma sesi geldi tabii ki. Muder’in “internet benim memleket” diye bir kitabı vardı, o da aklıma geldi. İnternet kimileri için bir oyuncak veya haberleşme aracı dışında bir yaşam tarzı ve vazgeçilemeyecek bir ihtiyaç, hobi. Benim için de öyle.

Bu tür büyük bir icatı, dünyayı değiştiren bir oalyı emekleme anlarından beri takip etmek, ve bunu hayatının bir parçası olarak hissetmek, hayatını bu işten kazanmak, geleceğe yönelik fikir ve projeler üretmek harika bir his. Kim bilir 20 sene sonra internet ne durumda olacak, bunu düşünmek bile çok heyecan verici.

İnternet, doğum günün kutlu olsun! Nice yıllara.

kariyergenc1Bir süredir yoğun olarak çalışan genç bir ekibin heyecanına ortak oluyorum. Nurettin Özdoğan, Hasan Toprakkaya ve ekibin üyesi olup tanıştığım diğer birçok arkadaşta aynı hevesi ve geleceğe yönelik umudu sezdim. Kariyergenç‘ten bahsediyorum, ekip adım adım ilerledi ve sonunda projelerinin alfa versiyonunu yayına soktu. Siteyi ben de inceleme fırsatı buldum, oldukça şık bir tasarım ve kolay kullanım özellikleri ile beta versiyona geçip kullanıma açılışı yakında yapmayı planlıyorlar. Bu konuda kendilerine başarılar diliyorum.

kariyergenc-tvBenim en çok ilgimi çeken şey sitenin hitap ettiği kitleye ve ülkemize olan potansiyel katkısı. Slogan olarak “Türkiye’nin Üniversiteli ve Yeni Mezun İnsan Kaynakları Platformu” olarak seçilmiş ki bu da hedeflerini net olarak gösteriyor. Ülkemizde genç yaşlarda adamakıllı bir işte çalışmak kolay bulunan bir şey değil. Genç bir nüfusa sahip olduğumuzla övünürüz fakat bu nüfusu işler hale getirmek için nedense pek bir şey yapmayız. Ülkemizin en kalifiye nüfusu sayılan üniversite öğrencileri bile çok kısa süren stajlar yaparlar, ve bu süreçte fotokopi çekmek gibi işlevsiz tecrübeler edinirler maalesef. Part time çalışmak da çok yaygın bir durum değildir. Ben henüz lisede, sonrasında üniversitede bir şeyler üretmek ve karşılığını almanın tadını almaya başlamıştım ve herkesin genç yaşlarda ufak işlerle de olsa bir şey üretmeye ve çalışmaya başlaması gerektiğini düşünüyorum. Almanya’da üniversite eğitimi sırasında uzun süreli iş tecrübesi edinmenizi sağlayan Ausbildung (mesleki eğitim) sistemi var mesela, veya firmalar staj pozisyonları açıp öğrencilere belli ücretler de ödüyorlar. Bu tür çalışmalar bizde neden olmasın? Mercedes-Benz’in uyguladığı PEP stajları ve Microsoft’un üniversite temsilciliği çalışmaları dışında bu tür örneklere kurumsal firmalarda pek rastlamadım açıkçası. Belki de Kariyergenç’in ilk çalışmaları bu yönde olabilir: Ülkemizde yerleşik bulunan kurumsal firmalarla bağlantıya geçip üniversite öğrencileri için uygun projeler üretilmesini ve istihdam açılmasını sağlamak, bu işleri koordine etmek. Bu inanılmaz faydalı olacaktır. Ticari getirisi bir yana, sosyal sorumluluk ve prestij anlamında da harika olur bence.

Sitenin incelediğim ilk versiyonunda bir insan kaynakları platformu olmasının dışında kitlesine değer kazandıracak birkaç özellik daha var: Kariyergenç.TV ile başarı kazanmış girişimciler ve iş dünyasından tecrübeli isimler ile söyleşiler yapıyorlar. Buna ek olarak çeşitli makaleler ve röportajlar da projede yazılı olarak yer alacak, gördüğüm kadarıyla. Umarım Kariyergenç fark yaratır, üniversiteliler arasında dilden dile dolanır, bir sinerji ortaya çıkmasına sebep olur ve bir süre sonra da bu proje sayesinde kimlerin hayatında nelerin değiştiğinden bahsederiz ve bir başarı öyküsü anlatırız.

laptop_skin_money_aGeçen hafta düzenlenen Etohum Haftasonu Etkinliği‘nde dikkatimi çeken ve birkaç gün önce katıldığım Webrazzi Gündem toplantısında farklı bir noktadan tekrar aklıma gelen bir konu var: Türkiye internetiyle ilgili bir etkinlik, toplantı olduğunda, makale hazırlandığında yemeksepeti ve gittigidiyor mutlaka baş roldedir, ve bu projelerin ne kadar küçük sermayeler ile ne kadar büyük başarılar kazandığından bahsedilir. Bu beş sene önce de böyleydi, bugün de hala böyle. Bu iki proje de inanılmaz başarılı projeler, ve harika işler çıkartıyorlar, benim aklıma takılan işin farklı bir yönü: Neden 2008 senesinde olmamıza rağmen bu iki proje dışında -belki yonja ve cember.net eklenebilir- içimizden farklı başarı öyküleri çıkartamıyoruz?

Yemeksepeti insanın çok temel bir ihtiyacına cevap veren bir hizmet sunuyor, pazara ilk girmenin avantajını çok iyi bir şekilde kullanıp sermayesini kat kat arttırmış ve harika bir başarı öyküsü ortaya koymuş. Benzer şekilde gittigidiyor e-ticaret’teki potansiyeli önceden sezip pazara sağlam bir giriş yaparak ikinci el meraklılarının anahtar ürünlerini kendi platformuna bağlayarak rakipsiz bir pazar yeri haline gelmiş. Peki ya bu tür temel ihtiyaçlar pazarda hala mevcut mu? Birkaç sene sonra bu firmaların yanına benzer bir hikaye daha ekleyebilecek miyiz?

İnternetten bahsedildiğinde sektörün sunduğu en büyük fırsatın çok küçük yatırımlar ile büyük işler yapma potansiyeli olduğundan bahsedilir. Bu kesinlikle doğru, fakat artık internet o ilk zamanlarındaki gibi iki arkadaşın oturup bir sayfa hazırlayıp ilgililere sunarak rüya gibi bir başarı öyküsü yazabileceği boşluklara sahip değil sanki. Bu gelişmiş ülkelerde zaten bir süredir böyleydi, artık Türkiye’de de pasta büyüdü ve rekabet arttı. İnternet sektörüne yapılan yatırımlar fazlalaştı, farklı sektörlerde iş yapıp çevrimiçi mecrada da yer alan firma sayısı arttı ve internete odaklı iş yapan ekip sayısı çoğaldı.

Çok duyduğumuz hikayelerden olan okulu bırakıp bir internet şirketi kuran ve milyonları bulan iki arkadaş rüyasını yaşamayı zorlaştıran başka faktörler de var: İnternet üzerinde iş yapmak için gereken minimum bilgi birikimi gittikçe fazlalaşıyor. Artık küresel projeler çok daha kullanılabilir şekilde programlanıyor, optimize ediliyor ve yerel dilinizde hizmete girip sizinle rekabet edebiliyorlar. Facebook’un her tıkladığınız yerinde farkına varabileceğiniz ve hayranlıkla karşıladığınız ince detayları programlamak için kimbilir kaç adam/saat harcanıyor, hiç düşündünüz mü?

Peki ya bağlantı hızlarının artması ve işin içine videonun, televizyonun girmesi? Şu ana kadar merak içinde interneti kurcalayan, iletişim kuran, “chat”leşen ve karşındakinin bir tane fotoğrafını görmek için merakla bekleyen kitle artık kolayca video izleyebiliyor, film ve dizileri takip edebiliyor. Milyonluk prodüksiyonlar internet televizyonlarında yayınlanmaya başlıyor. Kısacası görsellik işin içine girdikçe basit bir servisle kullanıcının ilgisini çekmek daha da zorlaşıyor.

internet-millionaireBu yazdıklarımı aklıma getiren servis Webrazzi etkinliğinde Turkcell tarafından sunulan “lokasyon belirleme hizmeti” ve birkaç gün önce piyasaya sürülen Google’ın Latitude uygulaması oldu. Bir düşünelim, bu kadar büyük bir telekomünikasyon firması ile anlaşma zorunluluğu varken hangi birkaç kişilik ekip lokasyon bazlı bir sosyal ağ gerçekleştirebilirdi? Şu ana kadar bu şekilde gerçekleştirilen hangi uygulama başarılı oldu? Ve sonunda bu hizmeti sunmak neden Google’a kaldı?

Şu anda kendi projeleri ile şansını denemek isteyen ve ellerinde büyük bir sermaye veya büyük bir ekip bulunmayanlar için en uygun “ilk adım” yakın çevrelerinde saptayacakları küçük çaplı bir ihtiyacı giderecek niş bir servis üzerine çalışmalarıymış gibi görünüyor. İnternette neyin ne kadar tutacağı ve büyüyeceği belli olmaz ve mucizelere hazırlıklı olmak lazım mutlaka, fakat bu tür bir mucizeyi nasıl bir servis ne gibi bir verimlilik ile gerçekleştirebilecek, merakla bekliyorum.

startupsinturkeyBirkaç gün önce Startupsinturkey‘i duyurduk ve kullanıma açtık. Türkiye internetinde bir şeyler üreten herkesin işine bir şekilde yarayacağını umduğum ve şu ana kadar eksikliğinin çekildiğini düşündüğüm projeyi henüz sadece FriendFeed üzerinden bir screenshot ve birkaç tane de tweet ile duyurduysak da oldukça fazla ilgi çekti ve birkaç gündür çok fazla kişiden tebrik ve destek aldık. Öncelikle herkese destekleri için teşekkür ederim. Böyle bir projeye başlamaktan, Türkiye internet sektörüne faydası olacak bir çalışmanın parçası olmaktan mutluluk duyuyorum ve umarım devamını adamakıllı bir şekilde getireceğiz.

Bu projenin temelleri gelişmekte olan Türkiye internet sektörünün uluslararası açılımlara ve işbirliklerine olan ihtiyacını mümkün mertebe karşılamak, içinde bir şekilde Türklerin dahil olduğu projeleri yurt dışına duyurabilmek ve dünya çapında ulaşılabilir kılmak misyonuyla atıldı. İnternet şirketler ve devletler üstü bir platform, uluslararası çalışmayı hiç olmayacak kadar kolay bir hale getirmiş bir icat, bu yüzden internetin sunduğu imkanlardan sonuna kadar faydalanmak lazım. Şu ana kadar Kore, Hindistan, Hong Kong, Çin hatta Suudi Arabistan gibi birçok ülkeye ait internet projeleri ve bu sektörlerde olan bitenler bu tür bloglar üzerinde ingilizce olarak duyurulmuş fakat Türkiye’de henüz böyle bir çalışma yapılmamıştı. Son üç senemin iki senesini yurt dışında geçirdiğim için şu ana kadar birçok farklı yabancı bağlantıyla bir araya gelmiş, fakat kendi işlerime kanalize olmaktan sektörü komple temsil edecek bir katalizöre ihtiyaç duyulduğunun farkına varmamıştım. 2008 senesinde ise hem Türkiye’de hem de yurt dışında farklı birçok etkinliğe katılmak, Türkiye’de kendi projelerini üreten ekiplerin ihtiyaçlarını görmek ve benimle hemfikir kişilerle tanışıp konuşmak bir çözüm üretmek için ideal şartları ortaya çıkardı. Benim için “bu proje olmazsa olmaz, mutlaka yapmalıyız” dediğim an yaklaşık üç buçuk ay önce Berlin’de PopKomm organizasyonunda MySpace Avrupa direktörü ile tanışmam, ve Türkiye’den geldiğimi öğrenmesi ile bunun oldukça fazla ilgisini çekmesi ve sektör hakkında ayrıntılı bilgi istemesidir. Fakat ayaküstü bir sohbet ve kendi fikirlerim dışında ona Türkiye interneti ile ilgili adamakıllı üretilmiş bir çalışma sunma imkanı yoktu ortada, eh Türkiye’de de az çok bir yerel blogosfer oluşmuşken ve üretilen proje sayısı artmışken birileri bunları Türkiye dışına sunacak bir çalışma için ilk adımları atmalıydı. Fikirlerimi paylaştığım ve benimle aynı şekilde düşünen Şekip Can Gökalp, Türkiye’nin tek ingilizce yazan profesyonel blogger’ı Mert Erkal ve bu projeyi etohum kitlesine sunup süreci tecrübesi ile destekleyebilecek Burak Büyükdemir‘in de katkısıyla bu işe başladık.

İlk aşamada 2006 ortalarından itibaren olan bitenleri tarayıp derledik. Bu süreçte en çok istifade ettiğimiz kaynaklar Siberkültür, Webrazzi, kişisel bloglar ve teknoloji siteleri/gazetelerin teknoloji kısımlarıydı. Bu dökümanların üzerine kendi hazırladığımız yazı ve makaleleri de ekledik. Türkiye internetiyle ilgili bilgi almak isteyen bir yabancı siteye ilk girdiğinde son birkaç senede neler olmuş bitmiş bir fikir edinebilmeliydi. Sitenin ilk versiyonunun hazırlanmasının oldukça başarılı olduğunu düşünüyorum. Burak Dönertaş‘ın hazırladığı enfes tasarım da üstüne eklenince ortaya şık bir blog çıktı. Şimdi sırada bu blogu aktif olarak beslemek var, bunun için tabii Türkiye internetinde mümkün olduğu kadar güzel haber ve yatırım olmalı ki bunları duyurabilelim.

Bir blog olarak başlayan bu projenin asıl güçlü yanı offline tarafı olacak. Bunun için blogu yurt dışında teknoloji bağlantılı sektörlerde, özellikle de internet sektöründe çalışan ve bağlantıları olan kişiler temsil edecek. Türkiye internetine katkıda bulunacak ve hepimizin gerçekleştirdiklerinin daha fazla kişiye ulaşmasını sağlayacak bu kişileri yakında duyuracağız. İlk aşamada sırf blog olarak konumlanan proje uzun vadede işbirlikleri ve yeni fasiliteler ile bir nevi Türkçe crunchbase‘e dönüşebilir. Şimdilik işin çok başında olsak da ilerde sadece bu proje ile adamakıllı ilgilenecek bağımsız bir ekip, internet sektörünün yanına eklemlenebilecek yakın sektörler ile sıkı ilişkiler ile Türkiye’yi ve ülkemizin küçük ve orta çaplı teknoloji projelerini dünyaya sunacak bir platform oldukça heyecan verici gerçekten.

Peki ya siz StartupsinTurkey’i nasıl buldunuz? Projenin ilerlemesi için önerileriniz var mı?

Ahmet HakanDün düzenlenen etohum haftasonu buluşması‘ndan ayrılırken masaların üzerinde duran Digital Age dergilerinden bir tanesini yanıma almıştım, Türkiye’de olmadığım için alıp okuyamadığım Ekim 2008 sayısıydı bu, bir göz atarım dedim. Derginin son sayfasında Ahmet Hakan ile digi-test kısmı gözüme çarptı. Teknoloji konseptli dergilerde sıkça yapılan bir şey, farklı bir sektörden popüler bir isim ile teknoloji-internet üzerine söyleşmek. İlgi de çeker bu tür yazılar, “onlar da haberdar mı, takip ediyorlar mı” diye mutlaka bir göz atarsınız yazıya. Ben de bu ufak söyleşiyi ilgiyle baştan sona okudum.

Ahmet Hakan’ın internet ile ilişkisi enteresandı.  Aklıma takıldı bu, değişime açık olduğu bilinen Ahmet Hakan neler demişti böyle: İnternet üzerine pek düşünmemişti, internette neler olsun ya da olmasın umursamıyordu, facebook veya msn messenger kullanmıyordu, en can alıcısı da bir blog veya web sitesi yoktu, açmayı da düşünmüyordu.

Neden acaba? Takip ettiğimiz gibi geleneksel medya internet karşısında gün geçtikçe daha zayıf duruma düşüyor. Gazeteler, dergiler masraflı olduklarından, hantallıklarından, alışkanlıkları yenilenen kitlelerin hızına yetişememekten bir bir kapanıyor. Bir gazeteci/yazar, üstelik bu kadar çok takipçisi olan popüler bir isim neden bunları söyler ve bu mecrayı önemsemez? Paulo Coelho çatır çatır twitter kullanırken, internet etkinliklerinde konuşmalar yaparken, bizimkiler ne durumda?

Bu konu hakkında küçük bir araştırma yapmaya karar verdim. Türkiye’de internet ve edebiyatı bir araya getirince akla gelen ilk isimlerden olan Reşat Çalışlar‘a da danıştım. Ahmet Hakan ile aynı kulvarda ve popülerlikte gazetecilerin internette aktif olup olmadıklarına bir göz attım.

Gazetecilerin internetteki durumuHıncal Uluç, yok. Ertuğrul Özkök, o da yok. Mehmet Barlas, Emre Aköz, Nazlı Ilıcak, yok yok yok… Bu isimlerinin hiç birisinin ne bir web sitesi, ne de bir blogu var.

Bu durumun nedenlerini kendimizce yorumladığımızda şu tür diyaloglara ulaştık: Türkiye’de geleneksel medya, özellikle televizyon hala çok belirleyici, bunun üzerine yazarların muhtemelen teknolojiye çok hakim olmaması ve internet üzerinden para kazanmanın zorluğu da eklenince ortaya bu sonuç çıkıyor. Peki yazarlar bir gün internette kendini ifade etmeye, site açmaya ihtiyaç duyacak mı? Bu ne zaman olur? Bu sorular ilk yorumların hemen ardından geldi, ve bunun için 5-6 senelik ek süre tanıdık onlara. Reşat’ın yorumu olan gazete yazarlığı ve gazetenin bir yazarın alanı olma gerçeği, yazılarını da buna göre hazırlaması yüzünden blog formatına soktuğunda saçma duracak olması bana da mantıklı geldi. Yine de ben gazetecilerin eninde sonunda tarafsız bir bölgede kendilerini ifade etmeye ve konumlamaya ihtiyaç duyacaklarını ve bunun getirilerini algılayacaklarını düşünüyorum.

İnternette bulunan gazeteciler de yok değil: Listemizdeki diğer isimlerden Fatih Altaylı sitesinde bir RSS feed bulunmasa bile bu iş ile oldukça ilgili görünüyor. Yazıları düzenli olarak sitesinde yayınlanıyor, facebook’ta paylaş bağlantıları ile destekleniyor, her yazısı inanılmaz fazla yorum alıyor, sayfasının bir editörü var ve bu editör yorumları kontrol edip yorum sahiplerine geri dönüşler veriyor, açıklamalar yapıyor. Can Dündar en tecrübeli isim olarak göze çarpıyor. Sitesinin ana sayfasındaki notunda okurları ve izleyicileri ile sitesi sayesinde haberleştiğini, bu sayede candostları edindiğini ve okurlarının kendisine yol gösterdiğini anlatıyor.

Listemizde bulunmamalarına rağmen diğer yazarları araştırırken keşfettiğim Emre Kongar ve Mehmet Altan‘ın kişisel siteleri de görsellerden röportajlara, hatta ingilizce yazılarına kadar ilgi çekici dökümanlar içeriyor.

Ahmet Hakan söyleşide interneti pek önemsiyor gibi görünmese de çok kullandığını ve haber sitelerini takip ettiğini belirtmiş. Bu yazıyı okur mu veya ileride fikrini değiştirip bir web sitesi veya blog açar mı bilmiyorum ama tahminim internet üzerinden yazılarını ve çalışmalarını sergileyen ve görünür hale gelen yazarların sayısının günbegün artacağı ve internetin artan gücünün onların etki alanını küçültmesi ile belki de bir gün bütün gazetecilerin birer bloggera dönüşeceği yönünde.

montypythonİnternetin yaygınlaşması ve bağlantı hızlarının artması ile birlikte öncelikle müzik dosyaları sonrasında da video paylaşımının artması, müzik / eğlence sektörünü yaraladı derler hani. Müzisyenler albüm satamıyor, film yapımcıları para kazanmıyor-muş internet yüzünden.  Bu sözleri şu ana kadar birçok yerde duyduk. Haklılık payı da var aslında.

Peki ya bu konuyu bir de farklı bir açıdan düşünmeye ne dersiniz?

Artık müzik, film ve benzeri sektörlerde dağıtım sadece geleneksel yollarla yapılmıyor. Yeni ekonomi – yeni medya şekilleniyor. Bence asıl sorun bu sürece ayak uyduramamak ve bu değişimi kabullenememekte.

Bu düşüncelerimle ilgili çok çarpıcı bir habere rastladım. Dün yayınlanan habere göre ünlü İngiliz komedi serisi Monthy Python şu ana kadar ürettiği tüm materyalleri YouTube üzerinde özel bir kanal açarak yayınlamaya başladığından beri DVD satışlarında %23.000 artış meydana gelmiş. Yanlış okumadınız, yüzde yirmi üç bin!

YouTube’daki kanallarını açın, ve yazdıklarını bir okuyun. Aynen şöyle demişler: “Uzun zamandır siz bizim programlarımızı riplediniz, internete yüklediniz, artık yetti, biz kendi kanalımızı kurduk, şimdi kaliteli bir şekilde videolarımızı izleyebilirsiniz… Fakat sizden istediğimiz şey, linklere tıklayın ve bizim ürünlerimizi satın alın.”

Monthy Python YouTube KanalıYouTube’a yerleştirdikleri kaliteli videoların her birine Amazon.com üzerinde satılan DVD’lerinin bağlantılarını yerleştirmişler, ve tahmin edebileceğiniz gibi bu şekilde birçok kişi Monthy Python DVD’leri satın almış.  Kısacası internetin gücü kullanılarak izleyici ile iletişim kurulmuş, ve akıllı bir yönlendirme ile sonuç elde edilmiş.

Bu haberi okuduktan sonra interneti yasaklarla, engellemelerle ve ihbar hatlarıyla düzenleyebileceğini sananlar  ne kadar da komik geliyor, öyle değil mi? Kullanıcıları hırsızlıkla suçlamak yerine onlara hizmet sunmak, onlarla iletişim kurmak ve üretilen değeri internet sayesinde daha çok kişiye ulaştırmak düşüşe geçen müzik/eğlence sektörleri için aslında yeni bir şanstır. Bu fırsatların farkına varıp interneti doğru şekilde değerlendirenler fark yaratacak, ve yeni ekonominin öncüleri olacaklar.

likemindSonunda!
Uzun zamandır internetle içli dışlı olmama rağmen kişisel veya konsept bir blog yazmak için ilk adımı bir türlü atamamıştım. Bu tür bir girişimde iki defa bulunup vazgeçtiğimi net olarak hatırlıyorum: Birincisi, Türkiye’de internetin yaygınlaşmaya başladığı zamanlar olan 90′ların sonu olup Hasan Yalçınkaya‘nin chatkapi adlı sitesinden ilk Türkçe blogu tutmaya başladığı zamandı. 15-20 dk kadar bir blog kurmaya çalışıp, sonrasında pes etmiş, devam etmemiştim. 2006 gibi ise artık iş tecrübesi, hatta bir de kendi projesi olan bir “internetçi” olarak “neden web sitelerini tanıtan bir blog yok?” diye düşünüyordum, Arda Kutsal‘in webrazzi’deki sosyomat’ı tanıtan ilk yazısını görmüş, “güzel olmuş, ben de bir şeyler yazmalıyım” diye düşünmüştüm. Sonrasında ise muhtemelen”en iyisi ortakantin’le ilgileneyim” deyip devamını getirmemiştim. Artık vakit geldi, peki ya neden bunca sene yazmadım da, bugün?

Blog yazmak, özellikle de düzenli olarak yazmak zor bir iş, düzenli olarak uğraştığınız başka bir işiniz varsa daha da zor,  enerji ve emek istiyor. İnsanlara faydalı olmak, okunabilecek bir şeyler sunmak gerekiyor. En önemlisi de, yazılarınızı sunacak bir kitle gerekiyor, yazdıklarınızı birilerinin okuyacağını bilmeniz lazım ki yazmak için motivasyonunuz olsun.Bunca zamandır Türkiye’de internetin gelişimini yakından takip etmiştim, nedense itiraf.com‘u okurken Ersan Özer ile bir çay içeyim dememiştim. Harıl harıl internetle ilgili kitaplar ararken Burak Büyükdemir‘in “Kümesteki Kartal”ını bulup bir çırpıda okumuştum, ama Burak Hoca’ya bir e-posta yollayıp bir yorum göndermek aklıma bile gelmemişti. Bana sorarsanız Türkiye internetinde kımıldanmalar oluyordu fakat, ortada adamakıllı bir mecra, bu işe ilgi duyan kişileri sektöre dahil edecek, iletişimi sağlayacak katalizörler eksikti. 2007 senesinde ben Almanya’ya yerleşirken de benzer bir durum devam ediyordu. Türkiye’de olmayan mecra, pazar, yatırımlar Avrupa’da vardı evet, fakat bu farkı oluşturan neydi? Uluslararası tecrübe edinmek ve kendimi geliştirmek misyonuyla yurt dışına çıkarken sonradan gördüm ki Türkiye’de sektör iyice kaynaşmaya başlamıştı.

Bana sorarsanız 2008 senesi boyunca düzenlenen etkinlikler inanılmaz faydalı oldu ve bunların başında da etohum geliyor. İnternet üzerinde iş üretenleri vitrine çıkartan, bir araya getiren etkisini görmemek mümkün değil. Aynı şekilde, başlıkta birlikte andığım FriendFeed de farklı bir yolla olsa da büyük bir açığı kapatarak internet üzerinde aktif olan kitleyi bir araya toplayıp sektördeki kişilerin ürettiklerini çok hızlı bir şekilde birbirlerine ulaştırmalarını ve iletişimde kalmalarını sağladı. Twitter bizde küresel olarak yarattığı etkiyi yaratmamıştı, FriendFeed ise çok daha fazla sevildi: Vitrine çıkanların altına yorum yazabilmek, “like” verebilmek gibi özellikler etkili şüphesiz. Muhabbeti seviyoruz.

Bu aralar sektörden birçok insanla tanışıyorum, herkesin hikayesini dinlemeye ve yaptıkları işleri takip etmeye çalışıyorum. Bu blog da Türkiye internetine bir şeyler katmak, sektörde olup bitenlere ve ortaya konan işlere kendimce yorumlar eklemek ve deneyimlerimi paylaşmak için yararlı olacak diye umuyorum. Ne de olsa artık birçok yakışıklı sektörel etkinliğimiz, ve de yazdıklarımızı etrafımıza kolayca okutabilmemizi sağlayan harika araçlarımız var. İlgi çekeceğini düşündüğüm şimdilik tasarı halinde olan birkaç yazıyı derleyip yayına sokmak için sabırsızlanıyorum, umarım blogumu takip edersiniz. Hayırlı olsun!