İnternet odağından uzaklaşmadan, sektördeki gelişmeler, kullanmaktan keyif aldığım servisler ve edindiğim deneyimler çerçevesinde yazdığım kişisel blogumu keyifle okursunuz umarım...

RSS Linkedin Xing Facebook Friendfeed Hakkimda Twitter

SMWF London


Sektör’ kategorisi arşivi

16-17 Mart tarihlerinde Sırbistan – Belgrad’da Resonate Yeni Medya Festivali düzenleniyor olacak. Teknoloji, sanat ve kültür etkinliklerini bir araya getiren uluslararası bir festivale katılmak için çok iyi bir fırsat. Avrupa’nın birçok ülkesinden katılımcılar kayıtlarını yaptırmış ve şu anda yaklaşık 30 bilet kalmış. Turkish Airlines Balkan ülkelerine gidiş dönüş 100 euro’dan başlayan fiyatlarla kampanya düzenliyor, ve Belgrad’a gitmek için vize gerekmiyor. Ben festivalin ikinci gününe katılacağım, biletlerimi aldım. Festival hakkında biraz daha ayrıntılı bilgi ekliyorum, diğer detaylar için organizasyonun web sitesini inceleyebilirsiniz. Workshoplar, paneller, performanslar ilgi çekici görünüyor.

Resonate is setting new standards in the arts industry by creating a new platform for networking, information, knowledge sharing and education. It will bring together distinguished, world class artists, with an opportunity of participating in a forward-looking debate on the position of technology in art and culture.

International festival dedicated to technology, visual arts, music, architecture, design and interactive media that will include installations, exhibitions, concerts and DJ sets, expert lectures, workshops and round tables…

“RESONATE” is more than just a music festival, expert seminar or exhibition of visual arts. It is a project broad enough to encompass areas ranging from software engineering to visual arts theory, but also to create a bridge between culturally separated segments of the artistic and intellectual scene through a comprehensive, multidisciplinary approach.

Dün gece Uğur Özmen‘in yazılarını okurken üzerinde detaylıca yazmak istediğim bir konu olduğunu fark ettim: Teknoloji kullanarak gerçekleşen iletişim metodlarının geleceği. Medya teknolojileri alanında yüksek lisans yaparken en çok ilgimi çeken kavramlardan bir tanesi HCI (Human-Computer Interaction) idi. Yani insanların makinelerle iletişimi. Kısacası, sosyal mecralar üzerinden kurduğumuz iletişimin geleceği hakkında birkaç öngörü, ve Facebook’un yerini ne alacak? sorusunun cevabı.

Öncelikle Uğur Özmen’in bloguna yazdığım yorumdan alıntılar ekleyeyim:

Sosyal medya’yı HCI yani Human-Computer Interaction kavramından ayırmamak ve önümüzdeki 10-20 seneyi düşünmek lazım. Dijital iletişim teknolojileri metin tabanlı sistemlerle başlayıp son 20 sene içerisinde görsel ve işitsel ögeleri de işin içerisine katarak “interface”ler üzerinden gelişti. İnsan iletişimi de bu süreçte yüz yüze süreçlerden farklı dijital platformlara kaydı. Second Life veya facebook gibi platformlar, iletişim kurmamızı sağlayan dijital araçlar, değişiyor ve gelişiyor. Sonuçta ise insan doğasına en yakın yöntemlere geri döneceğiz. Teknoloji insan doğası yani “physical mapping” özellikleri ile birleşecek. Sanal ve gerçek kavramları paralel yürüyor hale gelecek. facebook değil belki farklı bir isimle, belki de facebook un bilmem kaçıncı versiyonunda yine bir veritabanına bağlı, fakat kimlik numaramızla entegre, tek gözümüzü kırpmamız ve içimizden arkadaşımızın adını mırıldandığımız bir yöntem ile poke gönderebildiğimiz bir sistemde iletişim kuruyor olabiliriz.

Sosyal mecraların atalarının oluşmasını sağlayan yazılımlar, kullanıcı arabirimleri üzerinden insanlara sunuldu. O yüzden işletim sistemleri alanında iki büyük dev olan Microsoft ve Apple’ın rekabeti, kullanıcı arabirimlerinin evrimini bir çırpıda özetler. Microsoft, platformunu yazılımcılara tamamen bağımsız olarak açık tutarak rekabetin ilk dönemlerinde lider bulunmuştur. Apple ise arabirim tasarımında kendi “guideline”larının kullanılmasını zorunlu hale getirmiş ve işletim sistemi içerisinde geliştirilecek olan yazılımları denetlemiştir. Seneler içerisinde Apple ürünlerinde geliştirilen yazılımların kolay kullanılabilir ve popüler hale gelmesinin en önemli sırrı aslında budur: Apple ürünleri, insan doğasına en yakın kullanım deneyimini yakalamışlardır. Ve zamanla Apple’ın geliştirdiği inovatif ürün ve insan odaklı arabirim stratejisi, sosyal mecraların mobilleşmesi, dokunmatik ekranlar üzerinden iletişim gibi birçok yeniliği de beraberinde getirmiştir.

Peki ya önümüzdeki dönem? Teknolojinin insan doğasına daha da yaklaştığı, bir bilgisayar ekranının önünde oturmadan, veya tuşlara basmadan teknolojiyi yönettiğimiz ve iletişim kurduğumuz döneme ne zaman geleceğiz? Veya senelerdir sözü edilen “sanal gerçeklik” kavramı ne zaman gerçek olacak? (Hani o filmlerde gördüğümüz, büyük bir gözlüğü takip içerisine girdiğimiz dünyadan bahsediyorum, Matrix de diyebiliriz). Bununla ilgili YouTube’da birçok video izledim, ve sonunda keyifli bir tane buldum. Onu paylaşıp sizi de araştırmaya, izlemeye ve düşünmeye davet ediyorum. Bu konsepte yönelik enteresan bulgularınız olursa mutlaka paylaşın. Benim keşfimi buraya tıklayıp izleyebilirsiniz. Sosyal iletişim ve ticaretin gelişmesi, ve 40 sene sonrasının tahminleri 5 dakikalık bir süreçte anlatılıyor.

Jeffrey Zeldman’dan alıntılar ile bitirelim:

“The future of social media is …

UBIQUITOUS. It will be baked into everything we use, from desktop software, to mobile and the web, to the thermostat and phone in our hotel room.

MONOLITHIC & SMARTER

INVISIBLE. The phrase “social media,” already used only by a small subsection of the public (tech journalists, consultants, investors, unemployed designers) will fall into complete disuse as social media becomes smarter, monolithic, and ubiquitous — the background noise of all our lives, as little noticed as the electrical hum in our homes.

Dünyada üzerinde ciddi yatırımlar yapılan, ülkemize de hızlıca etki eden bazı gelişmelere göz atalım:

Sosyal teknoloji: 2012′nin ülkemizde ve dünyada popüler kavramı. Servis tarafında kurumlara sosyal mecrayı öğreten birçok şirket, ürün tarafına yatırım yapmaya başlıyor. Kurumlar şu ana kadar ajanslardan aldıkları birçok servisi kendi içlerine entegre edecek, dijital şirketler ise sosyal iletişimi ve verimliliği arttıracak ürünlere yatırım yapacaklar. Sosyal teknolojiyi sosyal medya kavramı ile birleştiremeyen start-up’ların sonu yakın.

Sosyal ticaret: E-ticaret hiç olmadığı kadar hayatımızda. Geleneksel e-ticaret modellerine ek olarak çok farklı kullanıcı deneyimlerine fırsat veren modeller talep görüyor, başarı kazanıyor. Tüketicinin internet kullanımını ve sosyal mecralar üzerinden kendini ifadeyi içselleştirmesiyle birlikte, ticaret de sosyalleşti. 2012′de bu derinleşecek.

Sosyal devlet: Sosyal haklardan değil de yerel yönetimlerin ve devlet kurumlarının dijital teknolojilere ayak uydurmasından bahsediyorum aslında. Geçtiğimiz sene “Abdullah Gül Twitter’a girecek, nasıl bir strateji izleyelim” şeklinde bir sohbetle devam eden bir kahvaltıya katılmıştım. Devlet tarafında ciddi yatırımlar var. 2012′de enteresan gelişmeler bizi bekliyor.

Turizm, sağlık, milli eğitim: Turizm çünkü uluslararası iş geliştirmek dijital pazarlama sayesinde hiç olmadığı kadar kolay. Eğitim çünkü bilgiyi geniş kitlelere ulaştırmak hiç olmadığı kadar rahat, fiziksel şartlar ve sınırlar kalktı. Sağlık çünkü her an her yerde, en öncelikli. Bu üç sektör bu sene ülkemizde dijitalleşiyor, sosyalleşiyor.

Ubiquitous computing: Yaklaşık 4 sene önce RWTH‘da yüksek lisans projelerimden bir tanesiydi. Bugün hayatımızın tam ortasında. Dijital cihazlar artık günlük hayatımızın bir parçası ve yavaş yavaş “araç”lıktan kopuyorlar. Fiziksel “mapping” ile, yani günlük hayatımızda kullandığımız iletişim tarzı ile teknoloji paralel hale gelecek: Dokunmatik tablet cihazlar ve ses-görüntü algılaması ile interaksiyon yaratan ürünler sadece başlangıç. İletişimimizi ekran kullanmadan, günlük hayatımızda kullandığımız standart cihazların sosyalleştirilmiş halleri ile sürdüreceğiz. Steve Jobs bu alanda bir dehaydı.

Organizasyon sektörü, dijital teknolojiler ile tanışıyor. Etkinlikler, kurum içi ve kurum dışı organizasyonlar “sosyal”leşiyor.

Gamification: Artık sadece gençler değil, herkes her alanda oyun oynuyor. Aslında biraz da, bütün hayat süreçlerimizi “oyunlaştırmak”tan bahsediyoruz. Kurum içi uygulamalar, medya, her şey oyunlaşmaya devam edecek. Özellikle HR’cılar için önemli bir kavram. 2008′de yine RWTH’da projelendirdiğimiz araştırma özetimiz için buraya bakabilirsiniz. Artık sadece araştırma bazında değil, günlük hayatımıza girdi bu kavram.

Medyanın sosyalleşmesi: “Smart TV” 2011′in medya alanında yeniliğiydi. Yazılı basın da televizyonla birlikte sosyalleşiyor, yenileniyor. Geleneksel mecralar & yeni medya birbirine paralel iletişim kurar hale geliyor. Yeni medya kavramı bu sene ölmeyecek ama birkaç senesi kaldı.

Ülkemizde gelişmekte olan dijital ekonominin, marka ve ajanslara nasıl yansıdığına bir bakalım:

Teknoloji iş süreçlerinin her alanında etki gösterecek: Dijital pazarlama konusunda, sadece kampanya üretmek veya sosyal medya üzerinden müşteri ilişkileri yürütmekle yetinilmeyecek. Kurum içi İK uygulamaları, sahada-dükkanlarda kullanılan kiosk ve ekranlar, tabletlere dokunan uygulamalar, sosyal mekanlar ve mobil/mecra entegre işler örnek gösterilebilir. Kurumsal çalışanlar birçok yeni model ve araç ile karşılaşacak, yoğun eğitim ve yenilenme süreci gerekecek.

Kurumlar e-ticaret ve dijital pazarlamaya yatırım yapmaya devam ediyorlar. “Dijital ekip”ler kuruyorlar, ekip kuramayanlar kurum içlerine birer “dijital sorumlu” arıyorlar. Genç veya deneyimli, kurumlar içerisinde birçok farklı süreci teknoloji kullanarak verimlileştirme misyonuna sahip kadrolar açılmaya devam edecek.

Halihazırda junior kadrolar ile dijitale zaman ve nakit yatırımı yapmış markalar, el yordamıyla öğrendikleri bu işi ekip işi olarak ciddi bir yatırımla kotarmak için gayret göstermeleri gerektiğini görecek. (görüyor)

Sosyal medya uzmanı kavramından uzaklaşılıp sosyal mecra üzerinde iş geliştirmenin bir ekip işi olduğu anlaşılacak. Ajansların ciddi olarak organizasyonel yapı üzerinde çalışmaları ve 7/24 servis yapılanması üzerinde efektif iş geliştirme modellerine odaklanmaları gerekiyor.

Medya ajansları, reklam ajansları sosyal alanda çalışan şirketlere ortak olacak, satınalmalar sürecek. Dijitali bilmeyen şirketler küçülecek, verimsizleşecek.

Sosyal mecra ve dijital pazarlama alanında içerik üreten markalar profesyonelleşecek, kurumsallaşacak.

Yurt dışından tersine beyin göçü ve kurumsal firmalardan start-up ekosistemine geçiş: Önümüzdeki 2-3 sene boyunca kurumlardan ve yurt dışından deneyimli isimlerin e-ticaret ve sosyal medya alanına kaydığını gözlemleyeceğiz. Artık dijital pasta büyüdü, olgunlaştı. Çocuk oyunu olmadığı iyice göz önünde. Büyük bir rant oluştu ve fırsatlar herkesi heveslendiriyor. Fırsatlar yanında birçok hayal kırıklığını da getirecek mutlaka.

Krizin etkileri artarsa dijital pazarlama şirketleri için bir fırsata dönüşebilir. Büyümekte olan pazarda iş geliştiren firmaların bir silkelenmesi, toparlanması, katma değer ve organizasyon üzerine odaklanması gerekecek. Efektivite, profesyonellik, endüstri standartlarının gelişmesi, ortak temennimiz.

2012′ye başlarken “yeni yıl kararları”mdan bir tanesi blogumu konsept ve görsel olarak yenileyip tekrar yazmaya başlamaktı. Şu anda yeni yıl’ın 15. gününü doldurduk, ve hala ilk adımı atamadım. İlk adımı atmadan ikincisi gelmeyeceğine göre, erken uyandığım bu pazar gününde aklıma doluşan fikirlerle spontane olarak yazmaya başlamak, iyi bir fikir olabilir.

Bloguma yazmıyorken neler mi yapıyordum? Yeterince bahanem var aslında, kurucularından olduğum sosyal mecra üzerinde iş geliştirmeye odaklı şirketimiz Dekatlon bu süreçte 40 kişilik full time ekibi ve proje bazlı çalıştığımız ekip arkadaşlarımızla birlikte ayda ortalama 50 kişinin emek verdiği bir “sosyal medya fabrikası” haline dönüştü. Henüz 2. senesini doldurmayan genç bir şirket, arkasında herhangi bir yatırım desteği olmadan, son derece genç bir kurucu ekip ile, alanında liderler arasındayız. Ve şirketi ilk kurduğumuz gündeki gibi, vizyonumuz da çok büyük: Sadece Türkiye’de kurumsal şirketlere hizmet veren bir ajans olmak değil, Almanya, İngiltere, Silikon Vadisi, Orta Doğu, Doğu Avrupa; bütün bu pazarlara dokunan, uluslararası servis veren bir şirket olmak. Hizmet skalası yönünden de, sadece popüler sosyal mecra araçları üzerinden iletişim hizmeti veren, veya reklam satınalması üzerine matematiksel kurgular üretip bilgi asimetrisinden faydalanarak para kazanan bir ajans olmak değil de, inovatif ürünlere, hayatın her alanında & teknolojinin dokunup verimlileştirdiği her platformda iş ortaklarına katma değer sağlayacak, ses getirecek projeler ortaya koyan bir portföye sahip olmak. Attığım her adımın bütün bu yazdıklarımla paralel olması için kafa yoruyorum. IAB üyeliğimizden Londra, Berlin, Beyrut, Sofya seyahatlerine kadar hepsi bu “master plan”ın bir parçası aslında.

Türkiye’ye döndüğümden beri, son iki senem ülkemizdeki iş geliştirme dinamiklerini gözlemlemek ve farklı kurumların kültürlerini deneyimlemekle geçti. Anglo sakson kültürüyle yaşamadığımız gibi iş geliştirmediğimiz de çok açık, gelişmekte olan bir ülke ekonomisinde, stratejik karar vericilerin genelde ülke sınırları içerisinde bile olmadığı bir coğrafyada, kurumlar ve bireyler tarafından pek tanınmayan bir alanda emek yoğun bir iş yapıyoruz. Endüstri standartlarından bahsetmek mümkün mü bilmiyorum. Neyse, negatif enerjiye gerek yok: En büyük motivasyonum, kendi dünyamızı yaratabilmek. Kendi kurallarımızı koyabilmek. Attığımız adımların ardından gelen güzel geri dönüşler. Birçok insanın, hatta profesyonelin, sadece 2-3 senedir var olduğunu zannettiği bir alanda, 15 yıldır MS DOS ekranında program yazmaktan akademik araştırmaya kadar ufaklı büyüklü bir şeyler yapan birisi olarak, birikimimi somut çıktılara dönüştürebilmek. Eh, az zamanda da oldukça fazla çıktı sağladık. Tatlı bir yorgunluk…

Devamını getirmeyi planlıyorum. İlk adımı attım.

PS: Chubby Checker’ın efsane parçası için buraya, twist yapmayı öğrenmek için buraya

Bu yazım Marketing Türkiye dergisi Interaktif Pazarlama ekinde 15 Kasım 2010 tarihinde yayımlanmıştır.

-İngiltere, İskoçya ve İrlanda, Avrupa’da dijital sektörün konumlanmış olduğu lider ülkeler. British Council bu sene ikinci defa gelişmekte olan ülkelerde dijital sektörde iş geliştiren genç girişimciler için IYIE yarışmasını düzenledi. Yarışmanın Türkiye ayağını kazanan Vadi Efe, 10 gün boyunca 12 dünya finalisti ile birlikte Britanya’nın önemli dijital şirketleri ile görüştüğü bir sektör turuna katıldı ve izlenimlerini aktardı.-

British Council, İngiltere’nin kültürel ve ekonomik ilişkilerini geliştirmek için görev yapan bir kurum. Bir süredir birçok farklı ülkeden girişimcileri bir araya getiren etkinlikler düzenliyorlar, bu sene de Sinema-TV ve interaktif medya alanında iki yarışma düzenlediler. Bu yarışmalarda kazananlar ve etkinliklere katılacak kişiler belirlenirken aday kişinin 35 yaşından genç olması, kendi ülkesinde ekonomik ve kültürel anlamda fark yaratan sektörel bir projeye imza atıp en azından 3 sene boyunca başarılı bir şekilde bu işi sürdürmüş olmasını istiyorlar. Finalistlerin kendi ülkelerinde sektör liderleri arasına girecek potansiyeli taşımasını, uluslararası iş geliştirmek için yeterli alt yapıya ve isteğe sahip olmasını bekliyorlar.

Rusya, Çin, Hindistan, Arjantin gibi gelişmekte olan ülkeleri hedefleyen bu yarışmaların Türkiye interaktif medya ayağına 360 derece dijital gençlik iletişimi markamız olan “ortakantin” ile başvurumu yaptım ve finale kalıp sunum yapmak için çağırıldım. Ortakantin’i henüz öğrenciyken bir sosyal ağ projesi olarak başlatıp sonrasında başarılı bir şirkete ve alanında lider bir markaya nasıl dönüştürdüğümüzden bahsettim. Dot com projesi olarak başlayıp mobil uygulamalara, içerik ve katma değerli servis ortaklıklarına geçişimizden, ülkemizin en büyük gençlere odaklı reklam ajansı Youth Republic’in yatırımından, ve bu ortaklık sonrası sosyal medyayı outdoor pazarlama projeleri ile birleştirip uluslararası alanda bir best practice yaratmak için yaptığımız çalışmalardan bahsettim. Bu şekilde IYIE Türkiye ayağını kazanıp 10 gün boyunca İngiltere ve İskoçya’da birçok farklı interaktif ajans, startup ve girişimci ile bir araya geldiğimiz sektör turuna katılmaya hak kazandım.

İngiltere, İskoçya; kısa kısa…

12 farklı ülkeden finalistler Londra’da bir araya geldi. Kalınacak otellerden birlikte kahve içilecek girişimcilere, ziyaret edilecek firmalara ve katılınacak sektörel etkinliklere kadar her ayrıntı belirlenmişti. Tur boyunca Londra’da bir hafta geçirdik bunun dışında interaktif oyun firmalarının merkezi İskoçya’da Dundee ve Edinburgh’da birer gün kalıp bir gün de dijital inovasyon şehri Middlesbrough’da geçirdik. Kısacası çok yoğun ve kapsamlı bir program uygulandı.

Ziyaret ettiğimiz yerler arasında lider global ajanslar R/GA ve Isobar’ın merkezleri, WIRED dergisi, Londra minibar etkinliği, bunlara ek olarak birçok irili ufaklı startup, dijital inovasyon merkezleri ve hatta iki tane de üniversite yer alıyordu. Birçok farklı ülkede şubeleri bulunan firmalar genelde uluslararası iş geliştirme kararlarını nasıl aldıklarından bahsederken startup’lar sıfırdan kurulup hangi modelleri izleyerek büyüdüklerinin üzerinde durdular. Katıldığımız dışarıya açık etkinliklerde de bol bol temsil ettiğimiz ülke ve sektör hakkında bilgi paylaşımında bulunma ve projelerimizi sunma imkanı bulduk. Bu süreçte en fazla Türkiye’nin mevcut potansiyelinden, genç nüfusundan ve yoğun internet kullanımından, gün geçtikçe daha fazla kurumsal firmanın sosyal medya üzerinde iş geliştirdiğinden bahsettim. Türkiye’de başarılı olmuş dijital iş modellerini ve startup’ları anlattım.

Peki ya Rusya, Lübnan, Hindistan, Meksika?

10 günlük organizasyon boyunca sık sık birlikte vakit geçirdiğim diğer katılımcılar dünyanın dört bir yanından farklı interaktif pazarlar hakkında fikir edinmemi sağladılar. Dikkatimi çeken en önemli konu, gelişmekte olan pazarlarda genç yaşında başarı elde etmiş bütün katılımcıların en çok yakındıkları konunun, birlikte çalışabilecekleri veya ekiplerine katabilecekleri kalifiye insane kaynağının az olmasıydı.

Birkaç örnek verelim: Meksika’da şu anda Orta ve Güney Amerika’nın en büyük dijital ajansı olan GrupoW’yi kuran ve 10 senedir işleten Ulises Valencia, ekibine katacak eleman bulamayınca farklı ülkelerden çalışanları Meksika’ya davet etmiş, bu şekilde uzun vadeli istikrar sağlayamayınca sonunda kendi yetenek havuzunu oluşturmak için Digital Invaders eğitim programını başlatmıştı. Benzer bir şekilde Beyrut’un tek dijital oyun firması Wixel Studios’u kuran Ziad Feghali de ekibini birçok komşu ülkeden davet ettiği insane kaynağı ile sürdürebiliyordu.

12 farklı ülkeden gelmiş olan katılımcıların ortak bir sıkıntısı da kendi ülkelerinde dijital pazara aktarılan bütçelerin kısıtlı olması ve ekonomilerin stabil olmamasıydı. Küçük ülkelerde pazar sıkıntısı yaşanırken Hindistan, Rusya ve Çin’de en azından geniş bir hedef kitleye ulaşabiliyordunuz.

Türkiye’yi en çok Rusya ve Endonezya pazarları ile paralel olarak konumladım. İki ülke de genç nüfusları ve yüksek sosyal ağ kullanım oranları ile büyük bir potansiyel teşkil ediyor. Ajanslar yerel markalar ile başarılı çalışmalara imza atabiliyorlar. Rus interaktif ajans 2Nova’nın kurucusu Danis Suleymanov Efes Pilsen için hazırlamış oldukları kampanyalardan bahsederken gözleri parlıyordu. Benzer şekilde Endonezya’da batik sanatını dijital ortamda geliştirmek ve yaygınlaştırmak için çalışmalar yapan Luki, ülkesine harika bir sosyal sorumluluk projesi armağan etmişti.

Fırsatlar ve dikkatimi çekenler…

En çok karşıma çıkan ve fırsatlar içerdiğini gördüğüm konu başlığı bağımsız platformlar üzerinden oynanan sosyal oyunlar oldu. Eskiden kutulu olarak yayıncılar üzerinden satılan ve bilgisayarlara kurulan oyunlar artık konsollar üzerinden, facebook platformunda, hatta mobil cihazlar üzerinden etkileşimli bir şekilde oynanıyor ve mikro ödeme yoluyla üreticisine güzel maddi geri dönüşler bırakıyor. Popüler oyunları farklı platformlara uyarlayan teknoloji firmaları hem İskoçya hem de İngiltere’de oldukça başarılı ve tatmin olmuş görünüyordu.

Medyanın interaktiviteye ve online ortama kayışı da çok konuşulan konulardan bir tanesi oldu. Doğru içeriği stabil kanallar üzerinden tüketiciye ulaştıran firmalar başarı öyküleri yazmışlardı hep. Dijital ürünlerin yerelleştirilmesi ve farklı pazarlara sunulması, gelir paylaşım modelleri ve 360 derece dijital pazarlama yaklaşımları da 10 gün boyunca en fazla konuşulan, harika fırsatlar içerdiğine inandığım konu başlıkları oldular.

Aslında bu yazıya ‘sosyal medya hizmet sektörü ve bilgi asimetrisi‘ gibi bir başlık atacaktım, fakat seçtiğim başlık daha net ve ilgi çekici oldu sanırım.

“İnternet projeleri geliştirmek” ve “web sayfaları üretmek” senelerdir kabul gören, spesifik işler. Fakat bu işleri yapan kişiler geçtiğimiz bir iki seneye kadar asla adamakıllı bir “sektör”e ait olmamışlardı. Ta ki havalı “sosyal medya” tabiri bulunana, ve internet mecraları üzerinden iletişim ve pazarlama hizmetleri sunmanın adı “sosyal medya hizmet sektörü” şeklinde tanımlanana kadar.

Sosyal medya konusunda hizmet veren birçok kişi ve kurumun bulunduğu günümüzde, bu kişi ve kurumlardan hangilerinin bu konuda ‘uzman’ olduğu sorusu sıkça soruluyor. Ben de bu soruya yanıt arayıp önemli olduğunu düşündüğüm bazı noktaları listeleyeceğim.

Bana sorarsanız, “sosyal medya” bir ekip işidir, ve bir ekibin sosyal medya konusunda danışmanlık ve hizmet verebilmesi için birçok farklı konuda uzmanlığa sahip olması gerekmektedir.

Bu konu başlıklarını bir liste haline getiriyorum. Listeyi her daim güncelleyebiliriz, önerilerinizi beklerim.

  • İnternetin doğuşuna, kitlelere yayılışına, internetsiz bir dünyanın ‘internetli’ bir dünyaya dönüşümüne şahit olmak. Bu sayede sosyal medya araçlarının insan hayatına kattıklarını deneyimlemek ve gözlemlemek. Ülkemizde ve dünyada başarılı olmuş internet projelerini yakından tanımak, neden başarılı olduklarını bilmek. (Ülkemizde 1996 senesinden beri internet kullanılıyor ve o yıllarda en az 12-13 yaşında olup internet kullanmaya başlamış olan kitlenin bu konuda önemli bir bilgi birikimi olduğuna inanıyorum. Uzun zamandır internet kullanıyor olmak, internette sık vakit geçirmek, sosyal medya iletişiminde başarılı olmak için önemli)
  • İnternet projeleri, özellikle ‘sosyal ağ’, ‘forum’, ‘haber sitesi’ formatında kullanıcıların etkileşime geçtiği türden sosyal medya araçları üretmiş ve başarı ile işletmiş olmak. (İnternet kullanıcılarının kullanım deneyimlerini, mecralar üzerinde ürettikleri diyalogların nereden kaynaklandığı, nasıl kontrol edilebildiğini bilmek, kısacası ‘community management‘ konusunda deneyimli olmak, çok önemli.)
  • Teknoloji üretebilmek ve online ürün yönetebilmek. (Teknolojiyi ‘hands-on’ yani alaylı olarak tanımak ve teknolojik ürünleri stabil bir şekilde üretip yönetebilmek, sosyal medya sektörünün ihtiyaç duyduğu uzmanlık alanları arasında önemli bir tanesi. Bu uzmanlığa sahip olanlar inovasyon yaratabilirler, sosyal medya üzerinde sunulan hizmetleri başarılı bir şekilde analiz edip ölçümleyebilirler, kendi ürünlerini veya iş ortakları için gerekli olan ürünleri kısa sürede üretebilir ve özelleştirebilirler.)
  • Reklamcılık, iletişim, pazarlama, pazar araştırma, müşteri hizmetleri yönetimi konusunda ve daha birçok konuda bilgi birikimi. (Sosyal medya o kadar kapsamlı ki, her geçen gün daha fazla insan internet kullandıkça yapılabilecek işler ve alınabilecek geri dönüşler de o derece artıyor. Sosyal medya üzerinde hizmet vermek için bu saydığım konular dışında kimbilir daha kaç konuda bilgi sahibi olmanız gerekiyor. Bütün bu konu başlıklarında uzman olan binlerce şirket ve insan, bu disiplinleri internet üzerine nasıl etkili olarak taşırız, bunu düşünüyorlar.)
  • Akademik disiplin, eğitim ve altyapı. (Sosyal medya sektörü, firmaların aldığı geri dönüşler geliştikçe, yapılan yatırımlar büyüdükçe gelişiyor. Rekabet her geçen gün artıyor. Herhangi bir konuda uzmanlığı bulunmayanların sesinin çok çıktığı bir yerden “uzmanlık”ın geçerli olacağı bir sektör olmaya doğru gidiyor. Akademik disiplin ve altyapı, her konuda olduğu gibi sosyal medya üzerinde hizmet verme konusunda da önemli bir rol oynuyor. İyi bir liseden, üniversiteden mezun bir işletmeci, endüstri mühendisi, ekonomist vb. nasıl en iyi inşaat şirketlerinde oluyorsa, sosyal medya konusunda hizmet veren firmalar da sektör geliştikçe en iyiler ile çalışacaklar. Bilgisayar mühendisliği, programcılık, enformatik gibi bölümler teknoloji ve ürün yönetimi konusunda birikim oluştururken gazetecilik, iletişim, reklamcılık, sosyoloji gibi bölümler de iletişim tarafına hizmet veriyor. Yavaş yavaş üniversiteler yeni medya konusuna da el atıyorlar, fark etmişsinizdir.)
  • Kültürel birikim, çok yönlülük. (Geleneksel medya yani TV-gazete-dergi gibi mecralar üzerinde nasıl çok yönlü, fark yaratabilen, kültürlü kişiler rağbet görüyorsa sosyal medya da bunu talep ediyor. Kültürlü, birikimli, çok yönlü kişiler sosyal medya üzerinde de fark yaratıyor,  yaratıcılığını gösteriyor.)
  • Kurumsal tecrübe, internet ve sosyal medya dışarısında iş geliştirme tecrübesi, realist bakış açısı. Kısacası ‘business know-how’ (İnternet üzerinde bir start-upınız, bir e-ticaret siteniz, bir blogunuz, ya da bir ajansınız olabilir. Değişmeyecek olan tek şey, sunduğunuz hizmetin senelerdir değişmeyen arz-talep ilişkilerine, ‘business’ bakış açılarına, insanların internet yokken de talep ettiklerine, internetin oluşmasından sonra talep edeceklerine uyumlu olmasıdır. Yoktan business var etmek değil, dünyanın gidişine ve büyük resme bakmak, ihtiyaçları tespit etmek ve gerçekçi bir şekilde iş geliştirebilmek önemli.)
  • Küresel bakış açısı, yabancı dillere hakimiyet, yabancı pazarları takip etmek, analiz etmek ve gözlemlemek. (Sadece sosyal medya için değil belki de herhangi bir işte, sektörde, hatta hayatta önemli olan bir konu varsa o da Türkiye dışında işlerin nasıl yürüdüğünü gözlemleyebilmek. Hem gelişmiş pazarlardaki öncü oyuncuların neler yaptığını, nasıl adımlar attığını görmek, hem de gelişmekte olan pazarlardaki eğilimleri incelemek, doldurulan boşlukları fark etmek çok önemli. Bütün bunları yapabilmek için iyi yabancı dil bilgisi, bol bol okumak, seyahat etmek, insanlarla ve firmalarla tanışmak gerekiyor.)

Şimdilik benden bu kadar, aklıma gelen farklı yaklaşımlar, veya farklı paylaşımlar olduğu sürece listeyi güncellemeye devam edeceğim.

Bu yazım konuk yazar katılımı olarak webrazzi‘de yayımlanmıştır.

Türkiye’nin genç nüfusundan ve bu dinamik popülasyonun potansiyel enerjisinden birçok yerde övgüyle bahsedilir. Bu duruma paralel olarak ülkemizde internet kullanıcılarının %45’i de 16 ile 24 yaşları arasında. Geçtiğimiz hafta bu kitleyi yakından ilgilendiren bir olay yaşandı ve üniversite sınavlarının sonuçları açıklandı. Şu anda da ek yerleştirme dönemi sürüyor. Peki ya üniversiteler sosyal medyayı nasıl kullanıyor?

Geçtiğimiz 2-3 sene içerisinde özel üniversitelerin sayısının artması ile birlikte geleneksel mecraları kullanarak üniversite adaylarını hedefleyen birçok kampanya hayata geçti. 2010 ise sosyal medyanın senesi oldu. Özellikle tercih döneminde üniversitelerin sosyal medyayı kullanmasında yoğun bir artış yaşandığını söyleyebiliriz. Bu kampanyalar şu ana kadar genelde üniversitelerin gerçekleştirdiği organizasyonlar ve sosyal sorumluluk projeleri ekseninde gerçekleşmekteydi. Bu sene tercih döneminde ise bir ay gibi kısa bir süre içerisinde yaklaşık 20 üniversite tanıtımını dijital mecralar üzerinde yoğunlaştırdı.

Reklamverenler genelde vakıf üniversiteleri ve kampanyalar dijital dünyaya dokunan farklı birçok ajans tarafından hayata geçirilip medya planlama ajansları üzerinden gençlik mecralarına sunuluyor. Bu sene kampanyaların interaktivitesi ve çeşitliliğinde olumlu gelişmeler göze çarpıyor. Üniversiteler kampanyalarını kurgularken güçlü oldukları özelliklerinin altını çizmeyi hedeflediler. Genelde adaylara özel birer landing page hazırlayıp kendilerini sunmayı tercih ettiler.

Bu kampanyalar arasından dikkat çeken bazılarına göz atalım:

Koç Üniversitesi kampanyasını tanıtım günlerine yönelik olarak ön bilgi verip adayları kampüsüne davet ederek tamamladı, Özyeğin Üniversitesi ise girişimciliği sahiplenmiş bir üniversite olarak adayların kendi hayallerindeki üniversiteyi kuracakları bir facebook oyunu tasarladı. Okan Üniversitesi bir mikrosite inşa edip adayların hayal ettiği üniversite ortamını tasvir etmeleri karşılığında onları ödüllendirdi.

İzmir Ekonomi Üniversitesi sosyal medya üzerinde yaptığı çalışmaya ek olarak bir canlı destek sistemi kurarak “Geleceği Yönetmek Yarını Planlamaktan Geçer” mottosunu kullandı.  Işık Üniversitesi facebook üzerinden tercih danışmanlığı sistemi açarken “geleceğini konuşalım” sloganı ile bir mikrosite çalışması hayat geçirdi. Zirve Üniversitesi de tercih döneminde sosyal medya iletişimini yoğun olarak kullandı, hizmetlerini ve kampüsünü facebook üzerinden adaylara tanıttı.

Kurumlar artık gençlik iletişiminde kullanabilecekleri en etkin yöntemin sosyal medya olduğunun farkına vardılar. Gençler günde bir saatten fazla zamanlarını internette geçiriyorlar. Yoğunlukla sosyal ağlarda vakit geçiriyor, mesajlaşıyor ve oyun oynuyorlar. Bu yüzden onlara eğlence vaadeden, iyi vakit geçirmelerini sağlayan, onları interaksiyona sokan ve bir yandan da markanın sunduğu faydalar hakkında bilgilendiren kampanyalar başarılı oluyorlar.

Bu tür çalışmalar önümüzdeki iki ay içerisinde de trendini arttırarak devam edecektir, çünkü eylül ayı sonunda üniversiteler yeni eğitim öğretim dönemi için kapılarını öğrencilerine açacak. Yaz döneminin rehaveti de ‘back to school’ dönemi ile birlikte bitecek ve kampanya sayılarında artış yaşanacak. Sonuç olarak sosyal medya ‘back to school’ dönemine yaklaşıyor ve dijital gençlik mecraları bu aralar fokur fokur kaynıyor…

Sosyal medya iletişim ajansımız Dekatlon Buzz ile geçtiğimiz hafta içerisinde Türkiye’de bir ilke imza attık. ‘Tasarım değeri olan eğlenceli her şey’ sloganı ile yol alan ve Türkiye’nin butik tasarım mağaza zincirleri arasında lider konumda yer alan BUN Design ile birlikte gerçekleştirdiğimiz BUNSQUARE kampanyası hakkında yazmak için öncelikle kampanyanın tamamlanmasını bekledim. Kampanyaya katılım süresi dün akşam sona erdi ve BUNSQUARE sözcüğünü ilk kullanmaya başlayıp kampanyayı duyurduğumuz bir hafta içerisinde oldukça fazla ses getirdik. Şu anda Google’a ‘bunsquare’ yazdığınızda tam 1200 sonuç karşınıza çıkıyor.

Bunsquare kampanyası ile neyi amaçladık? Nasıl bir anlam yarattık?

BUN Design tüm online iletişim stratejisini Dekatlon Buzz ekibi ile birlikte çiziyor. BUN Design Türkiye’de ilk olan bir konsepti hayata geçirmiş ve çok başarılı olmuş bir firma, ve arkasında girişimci bir Türk ekibi var. Online dünyadaki fırsatları biliyorlar ve bu tarafta ilerlemekten çekinmiyorlar. BUN Design’ın online dünyada artık daha aktif olduğunu Türkiye’de bir ilk olacak ve ses getirecek bir kampanya kurgusu ile duyurmak istedik. Birlikte çalıştığımız markanın arkasında ilkleri gerçekleştiren girişimci bir ekip olması bize bu cesaretli kararı aldırdı ve dünyada bile çok az kullanılmış olan bir mecrada bir kampanya kurgulayıp BUN Design’ın yenilikçi ve yaratıcı yönünün altını çizdik.

Kampanya medyadan ve sektörden çok fazla ilgi gördü. Bunu nasıl başardık?

BUNSQUARE kampanyamızdan sadece bir hafta içerisinde Milliyet Gazetesi, Sabah Gazetesi, Akşam Gazetesi gibi önemli yayın organlarında bahsedildi, Marketing Türkiye ve Digital Age dergilerinin yayınlanacak sayılarında ayın kampanyası olarak seçildik, kampanya kurgumuz Turkcell ve Turk Telekom teknoloji ekipleri arasında mail zinciri olarak dolaştı, ve Mindshare Interaction bize blogunda yer verdi. Tabii bütün bu önemli olayların yanında sayısız blog ve haber sitesi kampanyayı online olarak paylaştı. Örn. (1) (2) (3) (4) (5) Kampanyanın ses getirmesinden ve yayılmasından sonra bazı önemli marka temsilcileri bizimle iletişime geçip onlara benzer kurgular hakkında ayrıntılı bilgi vermemizi istediler, bu da önemli bir gelişmeydi.

Kampanya kurgusunun yarattığı fark neydi? Ne kadar katılım oldu?

Burada sözü ‘Marketoloji‘ blogu yazarı Berna Akın’a bırakmak istiyorum. Kendisi BUNSQUARE kampanyası ile ilgili yazdığı yazıda şu yorumları yapmış:

Bunsquare ilk karşıma çıktığında, “Sosyal medya kampanyası işte böyle olur!” diye düşündüm. Sosyal medyayı fiziksel mağaza ortamları ile birleştirmeleri, kullanıcıların marka ile fiziksel temas kurmalarını sağlayacak. Mağazalardaki formları doldurmaları sayesinde de, CRM’de (Müşteri İlişkileri Yönetimi) kullanılmak üzere harika bir veritabanı oluşturulacak. Buradan anlayabiliriz ki, ileride bizi çok daha kişiselleştirilmiş kampanyalar bekliyor.

“Markalarınızı ve kampanyalarınızı sosyal medyada var ediyoruz.” sloganı ile yola çıkan sosyal medya iletişim ajansı Dekatlon Buzz, Bun Design’ın bu kampanyada birlikte çalışmak istediği ajans olmuş. Kendilerini de ayrıca tebrik etmek istiyorum.

Bir tarafta, sadece Facebook ve Twitter’da birer hayran sayfası açıp, arada sırada (ki arada sırada olması iyi, çok sık olursa spam’e dönüşüyor) marka ile ilgili reklam yapan ya da haberler yayınlayan markalar; diğer tarafta çok daha interaktif ve tüketicilerin marka ile aralarında bağ kuracağı kampanyalar gerçekleştiren markalar… Bir tarafta sosyal ağlarda spam yapmak, diğer tarafta kullanıcıların marka ile duygusal bağ kurmalarını sağlamak ve marka sadakati (brand loyalty) yaratmak…

Berna Hanım gerçekleştirmek istediğimiz etkiyi çok iyi kavramış ve bunu blogunda paylaşmış. Kendisine güzel yorumları için de buradan teşekkür ederim.

BUNSQUARE kampanya kurgusu son kullanıcı için zorlu bir süreçti. Çok yüksek katılım beklemiyorduk, öncelikli amacımız sektöre ‘insanları mağazaların içine çekecek sosyal kampanyalar yapılabilir’ mesajını vermekti. Hem foursquare hem de Twitter’dan paylaşım kurgusunu doğru biçimde tamamlayan toplam 13 kişi kampanyadan ödül almaya hak kazandı. Bunun dışında foursquare veya Twitter paylaşımını doğru biçimde yapmayan, hashtag koymayı unutan, yanlış mağazaya giden katılımcılar da oldu. Bu katılımın yanında ise BUN Design’ın yenilikçi imajı ve online dünyaya girişi yüz binlerce kişi tarafından duyuldu, ve bir PR kampanyası olarak Bunsquare çok başarılı oldu.

Foursquare kullanımı Türkiye’de şu anda çok düşük, ve insanları bilgisayarlarının başından kaldırıp mağazaya çekmek de şu an için zorlu bir süreç. iPhone kullanan ve foursquare yüklemiş olan creme-de-la-creme kitleyi mağazalara çekmek çok daha zor. Mobil internet ve mobil sosyal medya kullanımı yaygınlaştıkça BUNSQUARE benzeri kampanyalar hayatımızın içerisinde daha fazla yer almaya başlayacak. O zaman BUNSQUARE’i hatırlayıp ‘Bu tarz kampanyaları biz başlatmıştık’ diyeceğiz, ne mutlu bize. Bu fırsatı bize veren BUN Design ekibine çok teşekkür ederim.