İnternet odağından uzaklaşmadan, sektördeki gelişmeler, kullanmaktan keyif aldığım servisler ve edindiğim deneyimler çerçevesinde yazdığım kişisel blogumu keyifle okursunuz umarım...

RSS Linkedin Xing Facebook Hakkimda Twitter

Gözlem’ kategorisi arşivi

jsBir arkadaşım facebook’ta bir video paylaşmış: 25 things I hate about facebok. Tıkladım, izledim, tahmin ettiğim gibi facebook’u kullanan insanların muzdarip olduğu dertleri anlatan, eğlenceli bir parodiydi. Dilden dile dolaşım etkisini yaratmak için çekilmişti. Videoyu Julian Smith adında 1987 doğumlu birisi hazırlamış, sonuna da Juliansmith.tv adresini eklemişti. Videonun sonunda uzun uzun adres gözükünce ben de merak ettim ve sitesine bir göz attım.

Julian şöyle söylüyor: “Gerçek bir işim yok, bütün gün film çekiyorum ve müzik üretiyorum.” Dikkatimi çeken şey Julian’ın internet üzerinden kurduğu iletişimi çok başarılı bir şekilde planlaması oldu. Biyografisinde, yaptığı işler ile ilgili bilgi verdiği her kişisel sayfasında bu işleri izleyicilerin zevki için yaptığını vurgulamış, paylaştığı her videoda izleyicilere küçük oyunlar sunarak videoları arkadaşlarına da göndermelerini rica etmiş, Youtube albümüne abone olanların onun suratında kocaman bir gülümsemeye dönüştüğünü özellikle belirtmiş.

julianyoutube
Julian’ın ayrıca Twitter, MySpace, Flickr ve tabii Facebook hesapları da var. İnternet üzerinden bire bir kendisinin iletişim kurduğunun da altını çizmiş. Bu uğraşıları meyvesini vermiş ve Facebook merkez ofisine davet edilip orada “Facebook’un yeni arayüzünü anlatan” bir parodi çekmiş. Bunun dışında Tyra Banks Show, Britain’s Got Talent gibi büyük izleyici kitlesine hitap eden programlarda konuk edilmiş. Web sitesini incelediğinizde de Arjantin’den Bahama Adaları’na kadar büyük bir hayran kitlesinin kendisini takip ettiğini görüyorsunuz. Bunu internet sayesinde başarmış olduğu ortada, ve bu bence harika bir şey.

Julian kendi filmlerini çekiyor, klipler hazırlıyor, ve şu anda başarılı bir şekilde kişisel markasını parlatıyor. Ülkemizde interneti bu şekilde etkili kullanan genç sanatçılar, yönetmenler aklınıza geliyor mu? Düşündüm fakat parmakla gösterecek birisini bulamadım açıkçası. Julian’ın yıldızının ise gün geçtikçe daha çok parlayacağını ve ilerde büyük projelerle karşımıza çıkacağını düşünüyorum. Buraya not düştüm.

deckchairBlogumu 20 gündür güncellememişim, bu süreçte hakkında bir şeyler yazmak istediğim birçok konu masaüstümdeki post-it kağıtlarda birikti. Konu bolluğu olmasına rağmen tek bir yazı dahi yazmamış olmamın en büyük nedeni bu son birkaç haftalık zamanda oldukça hareketli yani “mobil” olmamdı.

Uzun zamandır internet üzerinden çalışıyorum, şu zamana kadar birçok arkadaşıma internetin hareketli olarak çalışabilme imkanını sağlamasını büyük bir avantaj olarak gördüğümü anlatmışımdır. Lisedeyken -henüz bir laptop sahibi değilken de diyebiliriz- ilk işlerimi internet cafe’lerden hazırladığımı, yazdığım kodları email ile gönderdiğimi hatırlıyorum. Daha sonrasında, yurt dışında yaşar ve çalışırken ve oldukça fazla şehir ve ülke değiştirirken de yanımda sadece notebook çantamın olması, hatta kendi notebook’um yanımda olmasa bile önemli dosyalarıma erişebileceğim bir internet bağlantısı birçok sorumluluğumun altından rahatlıkla kalkmamı sağlamıştır.

Dikkatimi çeken şey, sorumluluklarım ve üzerinde uğraştığım işlerin ayrıntılarının artması ile birlikte, bu hareketliliğin devam etmesi fakat verimliliğin azalması oldu. Eğer önümde yapmam gereken komplike bir iş varsa, bunu ofis ortamında çok daha verimli bir şekilde yapabiliyordum. Blog yazmak da, oturup adamakıllı düşünmeden ortaya bir yazı çıkartmak istemediğim için, en zorlandığım işlerden birisi oldu. Ortaya bir fikir ürünü çıkartmak, yazıyı derleyip toplamak, ve birilerine sunmak başı ve sonu belli olan teknik bir ürünü ortaya çıkartmaktan çok daha zahmetli ve ince bir iş.

İnternet üzerinden çalışmak, bir ülkeye ofis dahi açmadan yerel bir operasyon kurmak, farklı şehirlerden ve ülkelerden insanların online bir şirket kurup ortak bir proje üzerinde çalışması son dönemlerde çok fazla tercih edilen bir yapı. Fakat bu durum verimliliği düşürüyor mu?

Siz internet üzerinden çalışmanın getirileri ve götürüleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Uluslararası işler yaptınız mı, uzaktan yaptığınız işler/yazdığınız yazılar ile düzenli vakit geçirdiğiniz yerde yaptığınız işler arasında önemli farklar oluştu mu?

civicBugün Bilgi Üniversitesi’nde, santralistanbul’da “The Internet and new Participation Trends for Young People in Turkey and abroad” başlıklı civicweb seminerine katıldım. Sektörden kişilerin ve akademisyenlerin katılımıyla, belirtilen konu etrafında ve güncel olaylar üzerine gözlemler ve yorumlar dinlemeyi bekliyordum. Beklediğimin aksine, genel bir bilgilendirme toplantısı şeklinde geçti program. Dinleyicilerin çoğunluğu yabancıydı, onlara Türkiye internetinden örnek projeler sunuldu, kullanıcıların alışkanlıkları hakkında bilgi verildi.

Bu etkinliğe özel bir durum değil, uzun zamandır dikkatimi çeken bir konu, akademik dünyanın internetin hızı karşısında hantal kalması. Bu durumu akademik bir kurumun ve internet sektörünün kesiştiği her yerde gözlemledim neredeyse. Yurt içi veya yurt dışı fark etmeden, eğitim kurumu ne kadar prestijli olursa olsun genelde akademisyenler internet dünyasında olan biteni takip etmekte ağır kalıyorlar sanki. Bunu teknoloji-internet odaklı disiplinlerin diğer akademik disiplinlere göre çok daha hızlı gelişmesini, gün aşırı yaşanan yenilikleri ve değişimleri, ve bütün bu olanlara özel bir mesai ayırıp bunları takip etme zorluğuna bağlayabiliriz sanırım. Başı başına bir disiplin ve mesai isteyen akademisyenlik, internetin içinde yaşayan insanların interneti algılayışı karşısında ağır kalıyor. Bu durumu verilen bir derste kullanılan teknolojinin ne kadar eski olduğundan veya yapılan sunumlarda 3-5 sene öncesinin verilerinin kullanılmasından anlayabiliyoruz.

Yurt dışında üniversitelerin özel sektör ile yaptığı işbirlikleri ve öğrencilerin belli projelere bağlı olarak çalışma imkanları bulması, öğretim görevlilerinin de sektör ile ortak projeler ortaya koyması ile bilgilerini taze tuttuklarını fark ettim. Bu tarzda çalışmalar ülkemizde de sınırlı sayıda olsa yapılıyor, bunların sayıca artması ve bu projelerde dönen sermaye miktarının artıp şahıslara ve kurumlara sağladığı katma değerin çoğalması akademik dünyanın teknolojiyi ve interneti daha verimli olarak takip etmesini sağlayacaktır.

twitter_politikacilariYerel seçimler yaklaşadursun, Mustafa Sarıgül ve Kemal Kılıçdaroğlu birer Twitter hesabı açıp sosyal medyada yerlerini almışlardı. Öncelikle, bu hesaplar gerçek mi? diye soruldu, sonrasında bu konu hakkında sıkça yazıldı çizildi. Ben durumu usulca takip ettim, en sonunda aşının tutmadığını görünce, bu duruma blogumda kısaca bir değineyim dedim.

İki siyasetçiyi de temsilen açılan hesaplar oldukça başarısız şekilde kullanılmış. Yazıya eklediğim görselde inceleyebilirsiniz, ilk aşamada muhtemelen varlıklarını duyurmak için oldukça fazla kişi takibe alınmış, karşılığında ise takipçi olarak çok az kişiye ulaşılabilmiş. İki hesabın da başarısı %20′nin altında. Bu iki isim günümüzün en çok bilinen siyaset adamlarından olmalarına rağmen, neden bu kadar az kişi kendilerini takip ediyor? Çünkü twitter bir “broadcast” aracı değil, bir iletişim aracı. İki hesap da sadece reklam/tanıtım mesajlarından ibaret, takipçilerle bire bir iletişim yapılmamış. Ayrıca bu iki hesap siyasetçilere ait diğer medya araçları ve takipçiler tarafından desteklenmemiş ve ağızdan ağıza yayılım-takip verimli bir şekilde gerçekleşmemiş.

sarigulMustafa Sarıgül ile sosyal medyada aktifliği üzerine bir söyleşi okumak isterseniz sizi buraya alalım. Anlattığına göre hesabını gönüllüler yönetiyormuş. Keşke gönüllü arkadaşlar Sarıgül’ün kampanyasının diğer ayaklarına daha verimli bir şekilde entegre edilseydi. Önümüzdeki seçimlerde olur belki, Türk Twitter kullanıcı sayısının artış oranına göre değişecektir bu durum. İki politikacı da Facebook’u verimli bir şekilde kullanmışlar çünkü, fakat Twitter’da maalesef etkisiz kalmışlar.

Not: Tam bu yazıyı yazıyordum ki, Kılıçdaroğlu ilk Twitter “reply”sini yaptı. Bu özelliği kullanmayı biliyorlarmış demek ki. Keşke daha çok kullansalarmış bugüne kadar. Enteresan bir tesadüf.

kariyergenc1Bir süredir yoğun olarak çalışan genç bir ekibin heyecanına ortak oluyorum. Nurettin Özdoğan, Hasan Toprakkaya ve ekibin üyesi olup tanıştığım diğer birçok arkadaşta aynı hevesi ve geleceğe yönelik umudu sezdim. Kariyergenç‘ten bahsediyorum, ekip adım adım ilerledi ve sonunda projelerinin alfa versiyonunu yayına soktu. Siteyi ben de inceleme fırsatı buldum, oldukça şık bir tasarım ve kolay kullanım özellikleri ile beta versiyona geçip kullanıma açılışı yakında yapmayı planlıyorlar. Bu konuda kendilerine başarılar diliyorum.

kariyergenc-tvBenim en çok ilgimi çeken şey sitenin hitap ettiği kitleye ve ülkemize olan potansiyel katkısı. Slogan olarak “Türkiye’nin Üniversiteli ve Yeni Mezun İnsan Kaynakları Platformu” olarak seçilmiş ki bu da hedeflerini net olarak gösteriyor. Ülkemizde genç yaşlarda adamakıllı bir işte çalışmak kolay bulunan bir şey değil. Genç bir nüfusa sahip olduğumuzla övünürüz fakat bu nüfusu işler hale getirmek için nedense pek bir şey yapmayız. Ülkemizin en kalifiye nüfusu sayılan üniversite öğrencileri bile çok kısa süren stajlar yaparlar, ve bu süreçte fotokopi çekmek gibi işlevsiz tecrübeler edinirler maalesef. Part time çalışmak da çok yaygın bir durum değildir. Ben henüz lisede, sonrasında üniversitede bir şeyler üretmek ve karşılığını almanın tadını almaya başlamıştım ve herkesin genç yaşlarda ufak işlerle de olsa bir şey üretmeye ve çalışmaya başlaması gerektiğini düşünüyorum. Almanya’da üniversite eğitimi sırasında uzun süreli iş tecrübesi edinmenizi sağlayan Ausbildung (mesleki eğitim) sistemi var mesela, veya firmalar staj pozisyonları açıp öğrencilere belli ücretler de ödüyorlar. Bu tür çalışmalar bizde neden olmasın? Mercedes-Benz’in uyguladığı PEP stajları ve Microsoft’un üniversite temsilciliği çalışmaları dışında bu tür örneklere kurumsal firmalarda pek rastlamadım açıkçası. Belki de Kariyergenç’in ilk çalışmaları bu yönde olabilir: Ülkemizde yerleşik bulunan kurumsal firmalarla bağlantıya geçip üniversite öğrencileri için uygun projeler üretilmesini ve istihdam açılmasını sağlamak, bu işleri koordine etmek. Bu inanılmaz faydalı olacaktır. Ticari getirisi bir yana, sosyal sorumluluk ve prestij anlamında da harika olur bence.

Sitenin incelediğim ilk versiyonunda bir insan kaynakları platformu olmasının dışında kitlesine değer kazandıracak birkaç özellik daha var: Kariyergenç.TV ile başarı kazanmış girişimciler ve iş dünyasından tecrübeli isimler ile söyleşiler yapıyorlar. Buna ek olarak çeşitli makaleler ve röportajlar da projede yazılı olarak yer alacak, gördüğüm kadarıyla. Umarım Kariyergenç fark yaratır, üniversiteliler arasında dilden dile dolanır, bir sinerji ortaya çıkmasına sebep olur ve bir süre sonra da bu proje sayesinde kimlerin hayatında nelerin değiştiğinden bahsederiz ve bir başarı öyküsü anlatırız.

cs_lastfmHayatımı değiştiren derken, somut değişimden bahsediyorum, yani sosyal yaşantımı geliştiren ve renklendiren olaylar. İnternet üzerinden sosyalleşmek veya bilgi edinmek çerçevesinde kalmayıp ekranın dışına taşan değişimler bunlar. Bu iki internet sitesinin ortak özelliği ikisinin de dikey sosyal ağlar olması.  Bu siteler ne bana hiç bilmediğim bir şeyi öğretti, ne de gecelerce ekran başında kalmamı sağlayıp beni saatler boyu uykusuz bıraktı. İki siteyi de sadece ihtiyaç duyduğum anlarda kullandım, işin can alıcı noktası ise bu sitelerin bana sunduğu imkanlara sosyal hayatımla paralel olarak sık sık ihtiyaç duymamdı.

upcoming-eventsKüçüklüğümden beri müzikle içli dışlıyımdır; en büyük hobilerimden bir tanesi de müzik dinlemek ve sevdiğim grupların konserlerine gitmektir. Ortalama bir müzik severden çok daha fazla festivale ve konsere gittiğimi söyleyebilirim; albümünü beğendiğim, takip ettiğim bir müzisyeni en azından bir defa canlı izlerim mutlaka. Bu bana özel bir hobi değil, aynı şeyleri yapmaktan haz alan büyük bir topluluk (scene sözcüğü bire bir anlamı veriyor aslında) var, bu şekilde tanıştığım birçok arkadaş, arkadaşın arkadaşı ve sadece yüzünü bildiğim ve konserlerde gördüğüm bir sürü arkadaşın arkadaşının arkadaşı var. Bu durum başlıkta söylediğim iki siteden birisi olan Last.fm yayında yokken de böyleydi, şu anda da aynen devam ediyor. Peki Last.fm hayatıma girdiğinden beri ne değişti? Öncelikle belli bir ilgi alanı üzerinden bağ kurduğum kişilerle dolaylı yoldan iletişime geçme şansına eriştim. İnternetin bize sunduğu en büyük fırsatlardan birisi belki de telefon açmamızın garip kaçacağı kişilere dolaylı yoldan ulaşma imkanıdır. Bunun dışında yakın çevremde düzenlenecek konserleri görüp bunlara kimler katılmayı planlıyor bu bilgileri elde ettim. Konserlerden sonra ise aynı etkinliğe katılmış olan kişilerin çektiği fotoğrafları, kayıt ettikleri videoları takip ettim . İşime yarayan en önemli özellik ise yurt dışındayken ortaya çıktı: Kendi sosyal çevrenizin kısıtlı olduğu bir yerde ortak zevklere sahip olduğunuz  insanlarla çok daha rahat iletişim kurabiliyorsunuz. Bir festival öncesi veya sonrasında kısa bir sürenizi ayırıp last.fm e bağlanmanız ilgili komüniteyle iletişim geçmeniz konusunda yeterli.

cs-projectBahsetmek istediğim diğer proje Couchsurfing. Sıkı bir couchsurfing’ci sayılmam, edindiğim birkaç deneyimden başka CS ile ilgili anlatabileceğim pek hikayem yok, fakat içinde aktif olarak yer almasam bile hayatı nasıl değiştirdiğini gözlemleyebiliyorum. İlk yurt dışı seyahatimi yaptığımda 15 yaşındaydım. Küçük bir Alman kasabasında bir ay kalmıştım. ICQ kullanıyordum ve seyahate çıkmadan önce o şehirde yaşayan kişileri aratmıştım, birkaç tanesiyle sohbet etmiştim. Sonra oraya gittiğimde iki tanesiyle görüşmüştüm, çok şaşırdıklarını hatırlıyorum. “Dün İstanbul’daydın ve şimdi buradasın ha?” Çok kapsamlı bir diyaloğumuz da olmamıştı açıkçası. Peki ya couchsurfing? Bu tür bir iletişimi -yabancı bir ülkede, yeni tanıştığınız birisi ile kurduğunuz diyalog- maksimum verimliliğe taşıyan bu proje sayesinde gittiğiniz yabancı ülkelerde sizi misafir edecek kişiler buluyorsunuz, isteklilerin evinde kalabiliyor, veya sadece bir çay kahve içmeye dışarı çıkabiliyorsunuz. Sizi şehirde gezdiriyorlar, veya sadece şehirde ne yapabileceğinizle ilgili öneriler veriyorlar. Yabancı bir ülkede yaşıyorsanız orada kendi çevresi ve geçmişi olan insanlarla kuracağınız diyalog çok verimli olmaz. Genellikle size ayıracak vakitleri yoktur. Fakat sizin gibi oraya kısa bir süre önce okumak veya çalışmak için gelmiş kişiler sizinle aynı hissiyatı paylaşırlar ve onlarla çok daha rahat diyalog kurarsınız. Couchsurfing’e düzenli “takılan” birkaç arkadaşımın katıldığı etkinliklerde peşlerinden gitmişliğim, birkaç farklı ülkede farklı kişilerle spontane bir şekilde dışarı çıkmışlığım var. Tecrübe ettiğim ise bu kişilerin bu projeye bağlılıkları, yeni kişilerle tanışmaya ve deneyimler edinmeye, hayat tecrübelerini paylaşmaya ve başkalarının hikayelerini dinlemeye olan istekleriydi. Yabancı bir yerde, tanımadığınız birisiyle görüşmek korkutucu gelebilir, fakat sınırların kalktığı ve uçak seyahatlerinin inanılmaz ucuzladığı son yıllarda bu durum artık birçok kişinin hayatının bir parçası olmuş ve bundan çok keyif alıyorlar. Bu projenin en önemli özelliği, bağlantı kuracağınız kişinin site üzerinden kuracağınız dolaylı iletişimden, önünüzdeki birkaç adımdan haberdar olması ve dışa olan açıklığını bilmeniz. Sonuçta sizin profilinizi, arkadaşlarınızı inceleyebiliyor, ilgi alanlarınızı, gezdiğiniz gördüğünüz yerleri okuyabiliyor, ve amacınızın sadece keyifli zaman geçirmek, yerel birisinin yardımını almak olduğunu biliyor. Aynı kişiye bu site üzerinden değil de sokakta “merhaba!” deseniz garipseyecektir muhtemelen.

Uzun lafın kısası, demin televizyonda bir sunucunun misafirine yönelttiği “internete girer misiniz, chat yapar mısınız?” sorusunun üzerine, bu iki proje ile anlatmak istediğim şey doğru tasarlanan ve sosyal hayatımıza entegre olabilen projelerin bize nasıl renk katabileceğiydi. “Chat yapmak” kadar kuru bir tabir üzerine, sosyal hayatımızın dinamiklerini, hobilerimizi, beklentilerimizi ve başka insanlarla iletişim kurarken onlarda önemsediğimiz noktaları bir ekleyelim, o zaman belki last.fm veya couchsurfing’e ulaşırız.

Peki ya sizin hayatınızı değiştiren, sosyal hayatınızı renklendiren internet siteleri var mı? Paylaşırsanız sevinirim.

laptop_skin_money_aGeçen hafta düzenlenen Etohum Haftasonu Etkinliği‘nde dikkatimi çeken ve birkaç gün önce katıldığım Webrazzi Gündem toplantısında farklı bir noktadan tekrar aklıma gelen bir konu var: Türkiye internetiyle ilgili bir etkinlik, toplantı olduğunda, makale hazırlandığında yemeksepeti ve gittigidiyor mutlaka baş roldedir, ve bu projelerin ne kadar küçük sermayeler ile ne kadar büyük başarılar kazandığından bahsedilir. Bu beş sene önce de böyleydi, bugün de hala böyle. Bu iki proje de inanılmaz başarılı projeler, ve harika işler çıkartıyorlar, benim aklıma takılan işin farklı bir yönü: Neden 2008 senesinde olmamıza rağmen bu iki proje dışında -belki yonja ve cember.net eklenebilir- içimizden farklı başarı öyküleri çıkartamıyoruz?

Yemeksepeti insanın çok temel bir ihtiyacına cevap veren bir hizmet sunuyor, pazara ilk girmenin avantajını çok iyi bir şekilde kullanıp sermayesini kat kat arttırmış ve harika bir başarı öyküsü ortaya koymuş. Benzer şekilde gittigidiyor e-ticaret’teki potansiyeli önceden sezip pazara sağlam bir giriş yaparak ikinci el meraklılarının anahtar ürünlerini kendi platformuna bağlayarak rakipsiz bir pazar yeri haline gelmiş. Peki ya bu tür temel ihtiyaçlar pazarda hala mevcut mu? Birkaç sene sonra bu firmaların yanına benzer bir hikaye daha ekleyebilecek miyiz?

İnternetten bahsedildiğinde sektörün sunduğu en büyük fırsatın çok küçük yatırımlar ile büyük işler yapma potansiyeli olduğundan bahsedilir. Bu kesinlikle doğru, fakat artık internet o ilk zamanlarındaki gibi iki arkadaşın oturup bir sayfa hazırlayıp ilgililere sunarak rüya gibi bir başarı öyküsü yazabileceği boşluklara sahip değil sanki. Bu gelişmiş ülkelerde zaten bir süredir böyleydi, artık Türkiye’de de pasta büyüdü ve rekabet arttı. İnternet sektörüne yapılan yatırımlar fazlalaştı, farklı sektörlerde iş yapıp çevrimiçi mecrada da yer alan firma sayısı arttı ve internete odaklı iş yapan ekip sayısı çoğaldı.

Çok duyduğumuz hikayelerden olan okulu bırakıp bir internet şirketi kuran ve milyonları bulan iki arkadaş rüyasını yaşamayı zorlaştıran başka faktörler de var: İnternet üzerinde iş yapmak için gereken minimum bilgi birikimi gittikçe fazlalaşıyor. Artık küresel projeler çok daha kullanılabilir şekilde programlanıyor, optimize ediliyor ve yerel dilinizde hizmete girip sizinle rekabet edebiliyorlar. Facebook’un her tıkladığınız yerinde farkına varabileceğiniz ve hayranlıkla karşıladığınız ince detayları programlamak için kimbilir kaç adam/saat harcanıyor, hiç düşündünüz mü?

Peki ya bağlantı hızlarının artması ve işin içine videonun, televizyonun girmesi? Şu ana kadar merak içinde interneti kurcalayan, iletişim kuran, “chat”leşen ve karşındakinin bir tane fotoğrafını görmek için merakla bekleyen kitle artık kolayca video izleyebiliyor, film ve dizileri takip edebiliyor. Milyonluk prodüksiyonlar internet televizyonlarında yayınlanmaya başlıyor. Kısacası görsellik işin içine girdikçe basit bir servisle kullanıcının ilgisini çekmek daha da zorlaşıyor.

internet-millionaireBu yazdıklarımı aklıma getiren servis Webrazzi etkinliğinde Turkcell tarafından sunulan “lokasyon belirleme hizmeti” ve birkaç gün önce piyasaya sürülen Google’ın Latitude uygulaması oldu. Bir düşünelim, bu kadar büyük bir telekomünikasyon firması ile anlaşma zorunluluğu varken hangi birkaç kişilik ekip lokasyon bazlı bir sosyal ağ gerçekleştirebilirdi? Şu ana kadar bu şekilde gerçekleştirilen hangi uygulama başarılı oldu? Ve sonunda bu hizmeti sunmak neden Google’a kaldı?

Şu anda kendi projeleri ile şansını denemek isteyen ve ellerinde büyük bir sermaye veya büyük bir ekip bulunmayanlar için en uygun “ilk adım” yakın çevrelerinde saptayacakları küçük çaplı bir ihtiyacı giderecek niş bir servis üzerine çalışmalarıymış gibi görünüyor. İnternette neyin ne kadar tutacağı ve büyüyeceği belli olmaz ve mucizelere hazırlıklı olmak lazım mutlaka, fakat bu tür bir mucizeyi nasıl bir servis ne gibi bir verimlilik ile gerçekleştirebilecek, merakla bekliyorum.

Ahmet HakanDün düzenlenen etohum haftasonu buluşması‘ndan ayrılırken masaların üzerinde duran Digital Age dergilerinden bir tanesini yanıma almıştım, Türkiye’de olmadığım için alıp okuyamadığım Ekim 2008 sayısıydı bu, bir göz atarım dedim. Derginin son sayfasında Ahmet Hakan ile digi-test kısmı gözüme çarptı. Teknoloji konseptli dergilerde sıkça yapılan bir şey, farklı bir sektörden popüler bir isim ile teknoloji-internet üzerine söyleşmek. İlgi de çeker bu tür yazılar, “onlar da haberdar mı, takip ediyorlar mı” diye mutlaka bir göz atarsınız yazıya. Ben de bu ufak söyleşiyi ilgiyle baştan sona okudum.

Ahmet Hakan’ın internet ile ilişkisi enteresandı.  Aklıma takıldı bu, değişime açık olduğu bilinen Ahmet Hakan neler demişti böyle: İnternet üzerine pek düşünmemişti, internette neler olsun ya da olmasın umursamıyordu, facebook veya msn messenger kullanmıyordu, en can alıcısı da bir blog veya web sitesi yoktu, açmayı da düşünmüyordu.

Neden acaba? Takip ettiğimiz gibi geleneksel medya internet karşısında gün geçtikçe daha zayıf duruma düşüyor. Gazeteler, dergiler masraflı olduklarından, hantallıklarından, alışkanlıkları yenilenen kitlelerin hızına yetişememekten bir bir kapanıyor. Bir gazeteci/yazar, üstelik bu kadar çok takipçisi olan popüler bir isim neden bunları söyler ve bu mecrayı önemsemez? Paulo Coelho çatır çatır twitter kullanırken, internet etkinliklerinde konuşmalar yaparken, bizimkiler ne durumda?

Bu konu hakkında küçük bir araştırma yapmaya karar verdim. Türkiye’de internet ve edebiyatı bir araya getirince akla gelen ilk isimlerden olan Reşat Çalışlar‘a da danıştım. Ahmet Hakan ile aynı kulvarda ve popülerlikte gazetecilerin internette aktif olup olmadıklarına bir göz attım.

Gazetecilerin internetteki durumuHıncal Uluç, yok. Ertuğrul Özkök, o da yok. Mehmet Barlas, Emre Aköz, Nazlı Ilıcak, yok yok yok… Bu isimlerinin hiç birisinin ne bir web sitesi, ne de bir blogu var.

Bu durumun nedenlerini kendimizce yorumladığımızda şu tür diyaloglara ulaştık: Türkiye’de geleneksel medya, özellikle televizyon hala çok belirleyici, bunun üzerine yazarların muhtemelen teknolojiye çok hakim olmaması ve internet üzerinden para kazanmanın zorluğu da eklenince ortaya bu sonuç çıkıyor. Peki yazarlar bir gün internette kendini ifade etmeye, site açmaya ihtiyaç duyacak mı? Bu ne zaman olur? Bu sorular ilk yorumların hemen ardından geldi, ve bunun için 5-6 senelik ek süre tanıdık onlara. Reşat’ın yorumu olan gazete yazarlığı ve gazetenin bir yazarın alanı olma gerçeği, yazılarını da buna göre hazırlaması yüzünden blog formatına soktuğunda saçma duracak olması bana da mantıklı geldi. Yine de ben gazetecilerin eninde sonunda tarafsız bir bölgede kendilerini ifade etmeye ve konumlamaya ihtiyaç duyacaklarını ve bunun getirilerini algılayacaklarını düşünüyorum.

İnternette bulunan gazeteciler de yok değil: Listemizdeki diğer isimlerden Fatih Altaylı sitesinde bir RSS feed bulunmasa bile bu iş ile oldukça ilgili görünüyor. Yazıları düzenli olarak sitesinde yayınlanıyor, facebook’ta paylaş bağlantıları ile destekleniyor, her yazısı inanılmaz fazla yorum alıyor, sayfasının bir editörü var ve bu editör yorumları kontrol edip yorum sahiplerine geri dönüşler veriyor, açıklamalar yapıyor. Can Dündar en tecrübeli isim olarak göze çarpıyor. Sitesinin ana sayfasındaki notunda okurları ve izleyicileri ile sitesi sayesinde haberleştiğini, bu sayede candostları edindiğini ve okurlarının kendisine yol gösterdiğini anlatıyor.

Listemizde bulunmamalarına rağmen diğer yazarları araştırırken keşfettiğim Emre Kongar ve Mehmet Altan‘ın kişisel siteleri de görsellerden röportajlara, hatta ingilizce yazılarına kadar ilgi çekici dökümanlar içeriyor.

Ahmet Hakan söyleşide interneti pek önemsiyor gibi görünmese de çok kullandığını ve haber sitelerini takip ettiğini belirtmiş. Bu yazıyı okur mu veya ileride fikrini değiştirip bir web sitesi veya blog açar mı bilmiyorum ama tahminim internet üzerinden yazılarını ve çalışmalarını sergileyen ve görünür hale gelen yazarların sayısının günbegün artacağı ve internetin artan gücünün onların etki alanını küçültmesi ile belki de bir gün bütün gazetecilerin birer bloggera dönüşeceği yönünde.