İnternet odağından uzaklaşmadan, sektördeki gelişmeler, kullanmaktan keyif aldığım servisler ve edindiğim deneyimler çerçevesinde yazdığım kişisel blogumu keyifle okursunuz umarım...

Birkaç ay önce sessiz sedasız bir şekilde hayata geçmiş olan futbol sosyal ağı & platformu Ofansif, Türkiye internetinde son zamanlarda beni heyecanlandıran birkaç projeden bir tanesi oldu. Uzun zamandır söylüyordum, bu kadar fazla futbolseverin yaşadığı bir ülkede neden taraftarlara yönelik bir sosyal ağ yok? diye. Vakit bulsam kendim bir şekilde futbol/spor bazlı bir projenin içerisinde olmak istiyordum. Çok yüksek bütçelere sahip olan futbol takımlarına bir şekilde ucu dokunacak olan bir projenin sonsuz ticari potansiyeli ve açılımı olduğuna inanıyorum. Sonunda birileri sesimi duydu sanırım.
Siteyi keşfettikten sonra biraz inceledim ve arkasında yetkin bir ekip olduğunu tahmin ettim. Güncel maç verilerinin kullanımından arkada komple bir futbolcu/takım veritabanı olmasına ve sistemin yazılışından farklı servislerle entegrasyonlara kadar çok ayrıntılı ve profesyonel bir iş çıkartılmıştı. Dün akşam Ofansif’in kurucuları ile tanışma ve sohbet etme şansına sahip oldum. (Murat Kahraman‘a çok teşekkürler.) Ve projenin çıkış öyküsünü, geleceğe yönelik planlarını dinledim.
Ofansif ekibinin kafasındaki format “mainstream” bir futbol platformu ve sosyal ağından çok öte: Taraftarlara hitap eden, futbol kültürünü geliştiren, futbolseverlerin kendilerini göstermelerini ve ifade etmelerini sağlayacak bir oluşum yaratmak istiyorlar. Site için halihazırda yayın yapan futbol konseptli haber siteleri ve futbolla bağlantılı yazılı/online yayınlarda bulunmayan özellikler geliştiriliyor. İstanbul dışı futbol takımlarının taraftarlarına kendilerini ifade olanağı sağlamak da misyonları içerisinde heyecan duydukları ayrıntılardan bir tanesi.
Zamanla çok ses getireceğini ve hem kullanım tecrübesi & yaygınlığı hem de ticari anlamda bir başarı hikayesi olacağını düşündüğüm bu siteye henüz göz atmadıysanız sizi buraya alalım.

Fatih Altaylı Twitter kullanmaya başlamış. Neler yazıyor diye bir göz attım. Köşesinde sorduğu “Ne zaman adam oluruz?” sorusunu yöneltmeye devam ediyor ve kendince cevaplar veriyor. Şu anda 420 takipçisi var ve hiç kimseyi takip etmiyor. Ben de aynı soruyu sorup cevaplamak istiyorum:
Ne zaman adam oluruz?
Kendimiz yazdığımız kadar başkalarını da dinlediğimiz zaman.
Saygılar.

Özer (wrzl) blogunda twitter/friendfeed ve benzeri araçlar üzerinden sosyalleşmek ve takip edilmek üzerine güzel bir yazı yazmış. Ben de bu konuda bir şeyler karalamak istiyordum, güzel bir fırsat oldu. Birkaç yakın arkadaşıma daha önce bahsetmiş olduğum takip etme ve edilme algoritmamı (!) açıklıyorum:
Bence internet üzerinden sosyalleşme araçları ikinci dereceden iletişim araçları olduğu için yüz yüze iletişim kurmuş olduğum herkes beni internet üzerinden takip etme hakkına sahip. Ve yüz yüze tanışmış olduğum birisi beni takibe alırsa onu ben de mutlaka takip listeme ekliyorum. Paylaştıkları ilgimi çekmiyorsa eğer ana listeme almıyorum, ikinci listeme ekliyorum. Fakat mutlaka ekliyorum, çünkü bunu “seni tanıyorum ve varlığının farkındayım, bana doğrudan mesaj atabilirsin, ve internet üzerinden ulaşabilirsin” şeklinde bir mesaj olarak görüyorum. Ayrıca arada bir takip listemi kontrol edip etrafımdaki insanların neler yaptığına bir bakıyorum. Eğer sizinle tanışmışsak ve sizi takip listeme eklememişsem o an denk gelmemiş olabilir. Veya fotoğrafınızdan, isminizden çıkartamamış olabilirim
Birisi ile yüz yüze tanışıyorsak, ve onu takip etmeme rağmen beni takip listesine almıyorsa, bu hareketi pek samimi bulmuyorum. Bir psikolog belki bu konuda daha yetkin bir açıklama yapabilir, bir çeşit ego problemi midir acaba bu? Benim naçizane fikrim bu yönde. Paylaştıklarımı beğenmiyorsan bile nezaketen eklersin, ikinci listeye koyarsın beni. Yanlış mı düşünüyorum? Arada bir listemi kontrol edip tanıştığım ve takibe aldığım, fakat beni takip etmek istemeyenleri listemden çıkartıyorum.
Bunun dışında internet üzerinde güzel paylaşımlarda bulunan kişileri tanımasam da listeme ekliyorum. Güncel etkinlikler, müzik, sanat, ve internet sektörüyle ilgili paylaşımlar ilgimi çekiyor.
Ben de kendi özel hayatım, katıldığım etkinlikler, seyahatlerim, internet ve iş dünyasıyla ilgili ilgimi çekenler, ve kişisel projelerimi paylaşıyorum.
Sizin takip etme-edilme kriterleriniz neler?

3 G başlamadan yazayım dedim, yakında bu yazıda anlattıklarım o kadar da önemli gelmeyebilir. Gerçi Wi-Fi ile 3G’yi bir tutmamak lazım. Neyse, başlıkta yazdığım konularda birkaç maruzatım olacak:
Starbucks’ların sevdiğim iki özelliği var; bir tanesi ücretsiz internet bağlantısı, diğeri de oturduğunuzda kimsenin sizden zorla sipariş almaması. Birisini beklerken, boş vaktim olduğunda civarda bir Starbucks varsa oturuyorum, yanımda notebookum varsa onunla, yoksa iPhone ile internet kullanıyorum. İşim varsa işimi kaçırmıyorum, en azından üç beş satır bir şeyler okuyorum. Cebimden de beş kuruş çıkmıyor. Bu süreçte canım isterse bir kahve veya sandviç de satın alıyorum tabii ki. Bu da Starbucks’ın kazancı oluyor.
Almanya’da yaşarken özellikle ufak şehirlerde “internet bağlantısı bulunan” cafe aradığımı ve kolay kolay bulamadığımı biliyorum. Yurt dışında kaldığım otellerde de internet bağlantısını kullanmak genelde fahiş fiyatlara satılıyordu.En büyük hayal kırıklığını ise 2006 senesinde ilk defa Almanya’da yüksek hızlı trene bindiğimde yaşamıştım: 90 euroluk fahiş fiyatına rağmen Köln-Berlin arası bindiğim ICE treninde internet bağlantısı yoktu. (Geçen sene bu hizmeti sunmaya başladılar.)
Türkiye’de ise genelde çok ucuz fiyata hatta çoğunlukla bedavaya internet kullanabiliyorsunuz birçok mekanda. En azından bu durum İstanbul için geçerli. Bu şehrin sevdiğim özelliklerinden bir tanesi. Hatta şehrin en sevdiğim internet bağlantısı (!) da Beyoğlu Belediyesi’nin İstiklal Caddesi üzerinde sunduğu bağlantı. İstiklal’de bir köşe başında beklerken bile e-maillerimi kontrol edebiliyorum. İzmit-İstanbul arası ayda yılda bir bindiğim otobüslerde de mobil internet bağlantısı mevcut. Bir saatlik yolculuk şıp diye geçiyor. Bu sayede İzmit’e gidip ailemi ziyaret etme sayımın arttığını bile söyleyebilirim. Ücretsiz internet-> sıkıcı olmayan yolculuk-> memnun müşteri -> daha çok bilet satışı.
Bunlar çok küçük ayrıntılar, fakat internet artık hayatımızda o kadar büyük bir yer kaplıyor ki “ummadığın yerde Wi-Fi bağlantısına rastlamak” büyük bir keyfe dönüşüyor.

İnternet üzerinde “halkla ilişkiler” kurmaya çalışan ünlülerin sayısı her geçen gün artıyor. Hatta bu ay Digital Age‘in de kapak konusu buydu. Halkla ilişkiler diyorum çünkü çoğunun yazdıkları mesajlardan takip ettikleri kişilere kadar promosyon amaçlı davrandıkları belli oluyor. Seçimler sırasında Sarıgül ve Kılıçdaroğlu’nun Twitter kullanmalarından fakat bunu pek de beceremediklerinden bahsetmiştim. Aynı sorunu sanatçılar da yaşıyor. İnternette daha fazla yer almaya başlamaları güzel, fakat nasıl iletişim kuracaklarını birilerinden öğrenmeleri gerekiyor. Hayranlarıyla bire bir paylaşımda bulunmadıkları, onlara hitap etmedikleri sürece kimse onları takip etmeyecektir, bunu iyi bilmeleri lazım.
Sertab Erener bu işi çok güzel başarıyor, arkasında Özgür Alaz‘ın olduğunu biliyorum. Özgür sağolsun konuyla ilgili sorularıma samimiyetle yanıt verdi, o da benim gibi düşünüyor: Sertab’ın bu işi çok yatkın olmasından, yenilikçi bir karakteri olmasından başka, takipçileriyle bire bir iletişim kurması, özel hayatından parçalar göstermesi, yaptığı işten kesitler sunması ona sıkı bir takipçi kitlesi kazandırdı internet üzerinde. Ek olarak enteresan bir bilgi: Sırf Sertab’ı takip etmek için Twitter’a üye olan azımsanmayacak bir kitle varmış.
Bunlar nereden mi aklıma geldi? Sultana beni (?) Twitter’da takibe almış. Kendi kitlesini Twitter’a taşısa daha başarılı olur bence. Fan gruplarından kişisel web sayfasına kadar birçok yerden bu iletişimi sağlayabilir.
Son olarak, ben de bu işe heves ettim, ve bir sorum var. Sizce Türkiye’den hangi ünlü FriendFeed’de, Twitter’da yer alsa güzel olurdu?

Sık kullandığımız sosyal ağlara üye olan kişi sayısı arttıkça ve “arkadaş” listemiz büyüdükçe önümüze incelememiz için sunulan bilgi yığını da şişiyor. Ağımızdaki herkesin bu siteleri bizim kullanılmasını istediğimiz şekilde kullanması imkansız, kimisi eğlence amaçlı kullanırken kimisi o anda ne yaptığını yazıyor, yaptığı işi duyurmak için kullanan profesyonellerin sayısı da az değil.
İnsan psikolojisi değişkenlik gösteriyor, en azından ben gündüz vakitleri interneti yoğun olarak iş amaçlı kullanırken ve internet sektöründen çevremdeki insanların yaptığı profesyonel paylaşımları takip ederken akşam üstü olduğunda daha çok yakın arkadaşlarımın neler yaptığını, önümüzdeki günlerde hangi konser veya aktivite olduğunu incelemeyi yeğliyorum.
En popüler sosyal medya araçlarından Facebook ve Friendfeed son arayüz güncellemelerinde filtreleme araçlarını ön plana çıkardı. Facebook arkadaş listenizi çoklu gruplara ayırıp güncellemeleri de bu filtrele göre takip edebiliyorsunuz, keza Friendfeed için de odalar ve gruplar oluşturabiliyorsunuz. Örneğin benim facebook’ta bir yakın arkadaşlarımı içeren grubum, bir tane profesyonelleri/iş arkadaşlarını içeren grubum, bir tane de sıksıkla aktivitelere/konserlere katılan hipster (!) grubum var. Böylece o sırada hangi kanaldan bilgi toplamak istiyorsam o kısmın paylaşımlarına kısa sürede ulaşıyorum, aradan cımbızla toplamam gerekmiyor. Biraz vaktinizi ayırıp bu filtrelemeleri yapmanızı tavsiye ederim.
Twitter için de üçüncü parti uygulamaları kullanarak filtreleme yapabiliyorsunuz. Ben bunun için TweetDeck kullandım. Yakında Twitter’ın da filtreleme araçlarını bünyesine, en azından web arayüzüne katacağını tahmin ediyorum.
Sosyal medya filtrelemesi ile ilgili çeşitli araçlar edinmek ve ayrıntılı bir yazı okumak isterseniz şuraya göz atabilirsiniz.

Bir arkadaşım facebook’ta bir video paylaşmış: 25 things I hate about facebok. Tıkladım, izledim, tahmin ettiğim gibi facebook’u kullanan insanların muzdarip olduğu dertleri anlatan, eğlenceli bir parodiydi. Dilden dile dolaşım etkisini yaratmak için çekilmişti. Videoyu Julian Smith adında 1987 doğumlu birisi hazırlamış, sonuna da Juliansmith.tv adresini eklemişti. Videonun sonunda uzun uzun adres gözükünce ben de merak ettim ve sitesine bir göz attım.
Julian şöyle söylüyor: “Gerçek bir işim yok, bütün gün film çekiyorum ve müzik üretiyorum.” Dikkatimi çeken şey Julian’ın internet üzerinden kurduğu iletişimi çok başarılı bir şekilde planlaması oldu. Biyografisinde, yaptığı işler ile ilgili bilgi verdiği her kişisel sayfasında bu işleri izleyicilerin zevki için yaptığını vurgulamış, paylaştığı her videoda izleyicilere küçük oyunlar sunarak videoları arkadaşlarına da göndermelerini rica etmiş, Youtube albümüne abone olanların onun suratında kocaman bir gülümsemeye dönüştüğünü özellikle belirtmiş.
![]()
Julian’ın ayrıca Twitter, MySpace, Flickr ve tabii Facebook hesapları da var. İnternet üzerinden bire bir kendisinin iletişim kurduğunun da altını çizmiş. Bu uğraşıları meyvesini vermiş ve Facebook merkez ofisine davet edilip orada “Facebook’un yeni arayüzünü anlatan” bir parodi çekmiş. Bunun dışında Tyra Banks Show, Britain’s Got Talent gibi büyük izleyici kitlesine hitap eden programlarda konuk edilmiş. Web sitesini incelediğinizde de Arjantin’den Bahama Adaları’na kadar büyük bir hayran kitlesinin kendisini takip ettiğini görüyorsunuz. Bunu internet sayesinde başarmış olduğu ortada, ve bu bence harika bir şey.
Julian kendi filmlerini çekiyor, klipler hazırlıyor, ve şu anda başarılı bir şekilde kişisel markasını parlatıyor. Ülkemizde interneti bu şekilde etkili kullanan genç sanatçılar, yönetmenler aklınıza geliyor mu? Düşündüm fakat parmakla gösterecek birisini bulamadım açıkçası. Julian’ın yıldızının ise gün geçtikçe daha çok parlayacağını ve ilerde büyük projelerle karşımıza çıkacağını düşünüyorum. Buraya not düştüm.

Blogumu 20 gündür güncellememişim, bu süreçte hakkında bir şeyler yazmak istediğim birçok konu masaüstümdeki post-it kağıtlarda birikti. Konu bolluğu olmasına rağmen tek bir yazı dahi yazmamış olmamın en büyük nedeni bu son birkaç haftalık zamanda oldukça hareketli yani “mobil” olmamdı.
Uzun zamandır internet üzerinden çalışıyorum, şu zamana kadar birçok arkadaşıma internetin hareketli olarak çalışabilme imkanını sağlamasını büyük bir avantaj olarak gördüğümü anlatmışımdır. Lisedeyken -henüz bir laptop sahibi değilken de diyebiliriz- ilk işlerimi internet cafe’lerden hazırladığımı, yazdığım kodları email ile gönderdiğimi hatırlıyorum. Daha sonrasında, yurt dışında yaşar ve çalışırken ve oldukça fazla şehir ve ülke değiştirirken de yanımda sadece notebook çantamın olması, hatta kendi notebook’um yanımda olmasa bile önemli dosyalarıma erişebileceğim bir internet bağlantısı birçok sorumluluğumun altından rahatlıkla kalkmamı sağlamıştır.
Dikkatimi çeken şey, sorumluluklarım ve üzerinde uğraştığım işlerin ayrıntılarının artması ile birlikte, bu hareketliliğin devam etmesi fakat verimliliğin azalması oldu. Eğer önümde yapmam gereken komplike bir iş varsa, bunu ofis ortamında çok daha verimli bir şekilde yapabiliyordum. Blog yazmak da, oturup adamakıllı düşünmeden ortaya bir yazı çıkartmak istemediğim için, en zorlandığım işlerden birisi oldu. Ortaya bir fikir ürünü çıkartmak, yazıyı derleyip toplamak, ve birilerine sunmak başı ve sonu belli olan teknik bir ürünü ortaya çıkartmaktan çok daha zahmetli ve ince bir iş.
İnternet üzerinden çalışmak, bir ülkeye ofis dahi açmadan yerel bir operasyon kurmak, farklı şehirlerden ve ülkelerden insanların online bir şirket kurup ortak bir proje üzerinde çalışması son dönemlerde çok fazla tercih edilen bir yapı. Fakat bu durum verimliliği düşürüyor mu?
Siz internet üzerinden çalışmanın getirileri ve götürüleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Uluslararası işler yaptınız mı, uzaktan yaptığınız işler/yazdığınız yazılar ile düzenli vakit geçirdiğiniz yerde yaptığınız işler arasında önemli farklar oluştu mu?
