İnternet odağından uzaklaşmadan, sektördeki gelişmeler, kullanmaktan keyif aldığım servisler ve edindiğim deneyimler çerçevesinde yazdığım kişisel blogumu keyifle okursunuz umarım...

YouthRep ortaklığıyla birlikte Ortakantin‘de işler oldukça hızlı ilerlemeye başladı. Yeni bir ofisimiz, yeni ekip arkadaşlarımız var. Yaratıcı ekibimiz harıl harıl yeni tasarımlar üzerine çalışıyor, yeni özellikleri ve arayüzü ile yeni ortakantin’in ilk versiyonunun lansmanını 2010 ocak ayında yapacağız. Bu arada sitenin altyapısı da elden geçiriliyor ve optimize ediliyor.
Bugün veritabanı üzerinde çalışırken herkesin ilgisini çekebileceğini düşündüğüm bir istatistiği derledim: 2005′ten beri ortakantin forumunda en fazla aratılmış olan sözcükler. Sadece üniversitelilere özel bir platformda/sosyal ağ sitesinde hangi sözcüklerin aratıldığı bu tür sitelerdeki kullanıcıların davranış türlerini tanımlamak için iyi bir örnek olacaktır.
En çok aratılan 35 “keyword” arasından dikkatimi çekenler:
Sitede çok fazla mesaj almış ve birçok kullanıcının takip ettiği forum başlıkları ve anketler en çok aratılanların başında geliyor. (En çok aratılmış sözcük olan “boşluk” sitenin en fazla mesaj almış olan başlığı, kullanıcılar o başlığa akıllarına ne gelirse yazıyorlar, bir konu sınırlaması yok. Bir ara düzenli olarak hazırlamış olduğumuz anketler de en çok aranan ikinci sırada.)
Site içi dinamikler kullanıcıların yaptığı aramayı oldukça fazla etkiliyor. Sitede popüler olan üyelerin takma isimleri de en çok arananlar arasında. (glikoz, luteus, bigbang gibi listede görüp anlam veremediğiniz sözcükler aslında kantinde çok vakit geçiren bazı arkadaşlarımızın takma isimleri:) ). Ortakantin evlendirme dairesi de üyeleri kaynaştıran bir sosyal grup, ve en çok arananlar arasında.
Sitemizin kitlesi olan üniversitelilerin ihtiyaç duyabildiği ve ilgisini çeken konular olan erasmus, ev arkadaşı, bilkent, odtü gibi keywordler de üst sıralarda.
Üniversite kitlesinin en çok aradığı ve onları en çok eğlendiren sözcükler de sırasıyla: MSN, aşk, youtube (!), lost, sevgili, seks, video, film, geyik, oyun, şarkı.
Sitede en çok aratılan şehirler sırasıyla Ankara, İstanbul ve İzmir (Ankara’da çok sadık bir kullanıcı kitlemiz olduğunu ilk senelerden beri takip ediyoruz.) Galatasaray, Fenerbahçe’den çok aratılmış
Beşiktaş listeye girememiş.
Ekte yüklediğim tam listeyi incelemenizi tavsiye ederim. Aklın yolu bir: Üniversiteliler temel ihtiyaçlarını gidermek, sosyalleşmek ve eğlenmek istiyorlar. En azından ortakantin’de bu böyle.

Yaklaşık bir hafta önce ilk olarak webrazzi’de çıkan haberi okumuşsunuzdur muhtemelen, 2005 senesinde üniversitede okurken yakın arkadaşım Volkan Biçer ile birlikte kurduğumuz ve ilerleyen zaman ile birlikte şirketleştirip profesyonel bir işletme haline getirdiğimiz üniversiteli sosyal ağı ortakantin‘e dünya çapında markalara gençlik iletişimi hizmeti veren Youth Republic ortak oldu. Bu ortaklık hakkında geçtiğimiz hafta boyunca birçok şey yazıldı & çizildi, farklı mecralarda da bu konuda haberler çıkmaya devam edecek, şimdiye kadar eksik olan kısım ise bu beraberliğin kimlerin katkısıyla ve ne şekilde oluştuğu idi.
Bu aralar ikinci dönemi başlayan etohum organizasyonunda girişimciler ve yatırımcılar aynı ortamda buluşma fırsatı buluyor. Biz bir etohum şirketi değildik ve sahneye çıkıp büyük kitlelere projemizi anlatmadık. Fakat elimizdeki projenin belli bir bilinirliği ve ticari değeri bulunuyordu. İlk paragrafta yazdığım üzere ortakantin de YouthRep de belli bir kitleye yönelik çalışmalar sürdürüyorlar ve bu ortaklığın bir sinerji doğuracağı kesin. Bu aşamada bizi etohum organizasyonu sektörde iyice bilinir bir konuma getirdi ve Burak Büyükdemir hocamızın da yardımıyla Youth Republic’in sahipleriyle tanışma ve görüşme fırsatı bulduk. Burak Hoca’ma (ben ona böyle hitap ediyorum, benim annem babam da emekli öğretmendir) buradan bir kez daha teşekkür etmek istiyorum.
Kişisel bir blog tutmaya karar vermemde etohum’un katkısı olduğunu blogumun henüz ilk yazısında belirtmiştim. Bu yazı ile bir hatırlatma yapmış olayım, bu linkini verdiğim yazıyı yazdığımda henüz ortada ortaklık adına bir sözcük bile konuşulmamıştı. Fakat elinizde adamakıllı bir projeniz varsa, çalışıyorsanız, üretiyorsanız, ve yeni bağlantılar için imkanınız da varsa işinizi büyütmek kolaylaşıyor. İşinizi iyi yapmak, kime fayda sağlayabileceğinizi bilmek, ve onlara ulaşabilmek çok önemli.

Birkaç gün önce İstinye Park‘ta dolanırken yolum bir oyuncak/hobi mağazasına düştü. Gözüm uzaktan kumandalı oyuncaklara takıldı, bir helikopter modelini gözüme kestirdim. Mağaza görevlisine “helikopterin adamakıllı bir şekilde uçup uçmadığını” sordum, tahmin edebileceğiniz gibi görevliden tatmin edici bir cevap alamadım. Kutularda duran helikopterlerden birini açıp denemek istedim fakat buna da izin verilmedi. Oyuncağın fiyatı 100 liradan yüksekti, ve denemeden satın almak istemedim açıkçası.
Bu sırada imdadıma cebimdeki iPhone yetişti. Mobil internet üzerinden YouTube’a girdim ve oyuncağın ismini yazıp arattım. Çıkan sonuçlar arasından birkaç videoyu izledim. Satın almak istediğim oyuncak helikopteri uçuranlar videoya kaydedip YouTube’a yüklemişler. Videolar hoşuma gittiği için de oyuncağı satın aldım. Eğer elimde böyle bir imkan olmasaydı alışveriş yapmama ihtimalim çok yüksekti.
Ülkemizde 3G kullanımı yakın zamanda başlayacak, mobil internetin önemi artacak. Birçok alışveriş merkezi ve mağaza zinciri için kullanışlı uygulamalar geliştirilmeli ve son kullanıcıya sunulmalı. Alışveriş yapan insanların farklı karakteristikleri göz önüne alınmalı ve yenilikçi çalışmalar yapılmalı. Çeşitli ürünlerin kullanıcı yorumlarından fiyat karşılaştırmasına ve video kayıtlarına kadar birçok yararlı bilgi mobil internet sayesinde son kullanıcıya sunulmalı.

İki gün önce Altın Örümcek Web Ödülleri’nde lokalizasyon (yabancı bir ürünün yerli pazara göre uyarlanması) kategorisinde 2008 senesinin en iyi web sitesi olarak yerelleştirme operasyonunun yönetimini üstlenmiş olduğum sevenload seçildi. Altın Örümcek organizasyonu hakkında birçok farklı eleştiriler getirenler var, ben bu ödülü bir prestij ve yoğun çalışmalarımızın takdir edilmesi olarak görüyorum, birinci seçildiğimizde sevindim açıkçası, üstelik HSBC ve Fiat gibi Türkiye operasyonlarının arkasında büyük dijital ajanslar bulunan küresel markaların önüne geçerek başardık bunu. Bu takdiri de en çok üstüme ben alındım, çünkü com.tr sayfasının launch edilmesinden yerli kanalların oluşturulmasına, web tv anlaşmalarından tasarım ekibinin yön etilmesine, ve hatta Almanca-Türkçe çevirilerin kontrol edilip düzenlenmesine kadar işler benim kontrolümden geçti.
Geçen sene yaz sonunda Aachen’dan Köln’e taşınıp sevenload merkez ofisinde Türkiye operasyonu için çalışmaya başladığımda aklımdaki ilk şey ürünü Türkiye’ye uygun hale nasıl getireceğimizdi. Çünkü bir ürün teknik altyapı veya arabirim olarak ne kadar kaliteli olursa olsun yerel pazardaki kullanıcıya hitap etmiyorsa orada etkili bir komünite oluşturmak mümkün olmuyor. Bunun için ilk olarak var olan ürünün kullanıcı ile nasıl iletişim kurduğunu kontrol etmek gerekiyordu, öncelikli olarak en küçük hata mesajlarına kadar sitenin dilini tamamen yeniledik. Bunun dışında, Türk kullanıcısına hitap edecek video yayınlarını, en çok talep görenleri en önde sunacak şekilde düzenleyip minimum zamanda maksimum farklı zevke hitap edebilecek şekilde birçok farklı web tv anlaşması yaptık. Kendi komünitesine sahip online mecrada var olan ya da olmayan birçok prodüksiyona sevenload üzerinden özel birer kanal açıp kullanıcılarımıza yayınladık.
Bu süreçte yayına aldığımız kanalların prodüksiyon sahibini kendi dilinden anlatmasına, ilk izlenim, tasarım ve içerik olarak, hatta metin yazımına kadar bütün ayrıntıları ile yetkin bir şekilde hazırlanmasına dikkat ettim.
İlk aklıma gelenler bunlar oldu, çalışmalarımızı beğenen ve bizi birinciliğe layık görenlere teşekkür ederim. Altın Örümcek ödüllerinin tam listesine ulaşmak için buraya tıklayın.

Sık kullandığımız sosyal ağlara üye olan kişi sayısı arttıkça ve “arkadaş” listemiz büyüdükçe önümüze incelememiz için sunulan bilgi yığını da şişiyor. Ağımızdaki herkesin bu siteleri bizim kullanılmasını istediğimiz şekilde kullanması imkansız, kimisi eğlence amaçlı kullanırken kimisi o anda ne yaptığını yazıyor, yaptığı işi duyurmak için kullanan profesyonellerin sayısı da az değil.
İnsan psikolojisi değişkenlik gösteriyor, en azından ben gündüz vakitleri interneti yoğun olarak iş amaçlı kullanırken ve internet sektöründen çevremdeki insanların yaptığı profesyonel paylaşımları takip ederken akşam üstü olduğunda daha çok yakın arkadaşlarımın neler yaptığını, önümüzdeki günlerde hangi konser veya aktivite olduğunu incelemeyi yeğliyorum.
En popüler sosyal medya araçlarından Facebook ve Friendfeed son arayüz güncellemelerinde filtreleme araçlarını ön plana çıkardı. Facebook arkadaş listenizi çoklu gruplara ayırıp güncellemeleri de bu filtrele göre takip edebiliyorsunuz, keza Friendfeed için de odalar ve gruplar oluşturabiliyorsunuz. Örneğin benim facebook’ta bir yakın arkadaşlarımı içeren grubum, bir tane profesyonelleri/iş arkadaşlarını içeren grubum, bir tane de sıksıkla aktivitelere/konserlere katılan hipster (!) grubum var. Böylece o sırada hangi kanaldan bilgi toplamak istiyorsam o kısmın paylaşımlarına kısa sürede ulaşıyorum, aradan cımbızla toplamam gerekmiyor. Biraz vaktinizi ayırıp bu filtrelemeleri yapmanızı tavsiye ederim.
Twitter için de üçüncü parti uygulamaları kullanarak filtreleme yapabiliyorsunuz. Ben bunun için TweetDeck kullandım. Yakında Twitter’ın da filtreleme araçlarını bünyesine, en azından web arayüzüne katacağını tahmin ediyorum.
Sosyal medya filtrelemesi ile ilgili çeşitli araçlar edinmek ve ayrıntılı bir yazı okumak isterseniz şuraya göz atabilirsiniz.

Sean Bw Parker, bugün Twitter’dan beni takibe almış. One-line-bio’sunda yazan “singer-songwriter” ve konum bilgisi olarak da “İstanbul”u görünce ilgimi çekti ve önce şarkılarını dinledim, sonra kendisi hakkında ufak bir araştırma yaptım. MySpace profilinden alıntılıyorum:
“Uzun zamandır İstanbul, özellikle de Anadolu Yakası, dünyanın birçok yerinden insanların ikamet etmeye başladığı bir görünüm aldı. Diğer yandan Kadıköy’ün Rock müzik ekseninde bulunduğu konum, meşhur “Kadıköy Sound”, “Akmar Pasajı” veya “Kaybedenler Kulübü” düşünüldüğünde hiç de yabana atılamaz. Artık bu soundun gücünden mi diyeceğiz yoksa tesadüf mü bilemiyorum ama bir İngiliz müzisyen bu soundun en aktif en önemli parçası olmaya başladı son zamanlarda: Sean BW Parker. Bunu vurguluyor olmamdaki temel nedenlerden biri, Sean’in Kadıköy Sound’dan hiç de uzakta olmayan bir tarza sahip olması. Kendine özgü funky ritimlerin yanında alt yapısında blues ve cazın da yer aldığı alternative rock müziği. Facebook ve MySpace’in gücünü sonuna kadar kullanan Sean ciddi bir dinleyici kitlesi oluşturmuş görünüyor. Zira kurduğu Sean Parker Band ile kendisini başta Kadıköy Shaft Bar olmak üzere, Kemancı, Studio Live gibi mekanlarda sık sık görmeniz mümkün. “A Gun To The Temple” albümünü 2008 yılı içinde kaydeden topluluk bu kayıdı internetten paylaşmakta da bir beis görmemiş. Albümde Sean BW Parker, gitar ve vokallerde yer alırken, Thomas Patron ikinci gitarda, Muratcan Akçay da davullarda yerini almış. Yapıta ayrıca, Matthew Lemon, Barış Büren, Sertaç Güler ve Bob Lanz da katkıda bulunmuşlar. Tüm şarkı sözleri, besteler ve prodüksiyon ise Sean BW Parker’a ait. Albümü grubun MySpace sayfasından veya ilike.com‘dan dinlemek mümkün. Sean ilk başta bol R.E.M. etkili “Above The Warzone” ile dikkat çekmeyi başarıyor. “Spirits” ve “Cascade” İngiliz yenilikçi rock müziğinin bariz bir biçimde Sean ile vücut bulmuş hali. ”Flesh Machine” , ”Whoes”, “Falling From High”, “Shades Of Grace” ise Kadıköy Sound’un bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde karşımıza çıktığı melankolik balladlar. “A More Defansive Attack”, ska bölümleriyle oldukça keyifli bir şarkı. ”Spit It Out” albümün hareketli şarkılarından. ‘Spit it out, spit it out…’ naralarıyla bizi dans pistine savuruyor. Duygusal melodiler, derinden gelen karizmatik ve melankolik vokaller ve tüm bunlara rağmen eğlenmeyi unutmayan kaygısız bir ruh hali. Parker hepsini bir arada başarıyla sunuyor bizlere. Albümün öne çıkanları; ”Above The Warzone”, ”Spirits”, ”Falling From High”, ”A More Defansive Attack” ve ”Spit It Out” olarak sıralanabilir. Dedim ya albümünü karşılıksız paylaşıyor bu gizemli İngiliz.”
2004 senesinde İstanbul’a geçici bir süreliğine gelen Sean, burayı çok sevmiş ve şehre uzun süreliğine yerleşmeye karar vermiş. O zamandan beri de kurduğu grubu ile birçok farklı mekanda ve festivalde sahne almış. İnterneti de aktif bir şekilde kullanıyor: Çeşitli dergilerde çıkan röportajlarını, konser fotoğraflarını MySpace profilinden paylaşmış. Profilinde blog da tutuyor. Twitter hesabından Taksim’de saldırıya uğradığından birçok konudaki farklı düşüncelerine kadar çeşitli bilgilerine ulaşabiliyorsunuz. Hesabını ilk açtığında daha çok tanıtım için kullandığı görülüyor fakat daha sonraları kişisel bilgilerini ve düşüncelerini de paylaşmaya başlamış ve onu takip etmek daha keyifli bir hal almış. Facebook profilini (Sean Parker yazınca çıkıyor-tam 12 tane de ortak arkadaşımız varmış! Genelde müzikle ilgili kişilerle arkadaş) ve grubunu da es geçmemek lazım tabii ki.
Kısacası: Twitter’ın bu özelliği çok hoşuma gidiyor. Çok küçük detaylar üzerinden yeni insanlar keşfetmenizi ve onları takip edebilmenizi sağlıyor. Sean Parker’ı bir konserde canlı olarak izlediğimde daha da keyif alacağıma eminim.

Hayatımı değiştiren derken, somut değişimden bahsediyorum, yani sosyal yaşantımı geliştiren ve renklendiren olaylar. İnternet üzerinden sosyalleşmek veya bilgi edinmek çerçevesinde kalmayıp ekranın dışına taşan değişimler bunlar. Bu iki internet sitesinin ortak özelliği ikisinin de dikey sosyal ağlar olması. Bu siteler ne bana hiç bilmediğim bir şeyi öğretti, ne de gecelerce ekran başında kalmamı sağlayıp beni saatler boyu uykusuz bıraktı. İki siteyi de sadece ihtiyaç duyduğum anlarda kullandım, işin can alıcı noktası ise bu sitelerin bana sunduğu imkanlara sosyal hayatımla paralel olarak sık sık ihtiyaç duymamdı.
Küçüklüğümden beri müzikle içli dışlıyımdır; en büyük hobilerimden bir tanesi de müzik dinlemek ve sevdiğim grupların konserlerine gitmektir. Ortalama bir müzik severden çok daha fazla festivale ve konsere gittiğimi söyleyebilirim; albümünü beğendiğim, takip ettiğim bir müzisyeni en azından bir defa canlı izlerim mutlaka. Bu bana özel bir hobi değil, aynı şeyleri yapmaktan haz alan büyük bir topluluk (scene sözcüğü bire bir anlamı veriyor aslında) var, bu şekilde tanıştığım birçok arkadaş, arkadaşın arkadaşı ve sadece yüzünü bildiğim ve konserlerde gördüğüm bir sürü arkadaşın arkadaşının arkadaşı var. Bu durum başlıkta söylediğim iki siteden birisi olan Last.fm yayında yokken de böyleydi, şu anda da aynen devam ediyor. Peki Last.fm hayatıma girdiğinden beri ne değişti? Öncelikle belli bir ilgi alanı üzerinden bağ kurduğum kişilerle dolaylı yoldan iletişime geçme şansına eriştim. İnternetin bize sunduğu en büyük fırsatlardan birisi belki de telefon açmamızın garip kaçacağı kişilere dolaylı yoldan ulaşma imkanıdır. Bunun dışında yakın çevremde düzenlenecek konserleri görüp bunlara kimler katılmayı planlıyor bu bilgileri elde ettim. Konserlerden sonra ise aynı etkinliğe katılmış olan kişilerin çektiği fotoğrafları, kayıt ettikleri videoları takip ettim . İşime yarayan en önemli özellik ise yurt dışındayken ortaya çıktı: Kendi sosyal çevrenizin kısıtlı olduğu bir yerde ortak zevklere sahip olduğunuz insanlarla çok daha rahat iletişim kurabiliyorsunuz. Bir festival öncesi veya sonrasında kısa bir sürenizi ayırıp last.fm e bağlanmanız ilgili komüniteyle iletişim geçmeniz konusunda yeterli.
Bahsetmek istediğim diğer proje Couchsurfing. Sıkı bir couchsurfing’ci sayılmam, edindiğim birkaç deneyimden başka CS ile ilgili anlatabileceğim pek hikayem yok, fakat içinde aktif olarak yer almasam bile hayatı nasıl değiştirdiğini gözlemleyebiliyorum. İlk yurt dışı seyahatimi yaptığımda 15 yaşındaydım. Küçük bir Alman kasabasında bir ay kalmıştım. ICQ kullanıyordum ve seyahate çıkmadan önce o şehirde yaşayan kişileri aratmıştım, birkaç tanesiyle sohbet etmiştim. Sonra oraya gittiğimde iki tanesiyle görüşmüştüm, çok şaşırdıklarını hatırlıyorum. “Dün İstanbul’daydın ve şimdi buradasın ha?” Çok kapsamlı bir diyaloğumuz da olmamıştı açıkçası. Peki ya couchsurfing? Bu tür bir iletişimi -yabancı bir ülkede, yeni tanıştığınız birisi ile kurduğunuz diyalog- maksimum verimliliğe taşıyan bu proje sayesinde gittiğiniz yabancı ülkelerde sizi misafir edecek kişiler buluyorsunuz, isteklilerin evinde kalabiliyor, veya sadece bir çay kahve içmeye dışarı çıkabiliyorsunuz. Sizi şehirde gezdiriyorlar, veya sadece şehirde ne yapabileceğinizle ilgili öneriler veriyorlar. Yabancı bir ülkede yaşıyorsanız orada kendi çevresi ve geçmişi olan insanlarla kuracağınız diyalog çok verimli olmaz. Genellikle size ayıracak vakitleri yoktur. Fakat sizin gibi oraya kısa bir süre önce okumak veya çalışmak için gelmiş kişiler sizinle aynı hissiyatı paylaşırlar ve onlarla çok daha rahat diyalog kurarsınız. Couchsurfing’e düzenli “takılan” birkaç arkadaşımın katıldığı etkinliklerde peşlerinden gitmişliğim, birkaç farklı ülkede farklı kişilerle spontane bir şekilde dışarı çıkmışlığım var. Tecrübe ettiğim ise bu kişilerin bu projeye bağlılıkları, yeni kişilerle tanışmaya ve deneyimler edinmeye, hayat tecrübelerini paylaşmaya ve başkalarının hikayelerini dinlemeye olan istekleriydi. Yabancı bir yerde, tanımadığınız birisiyle görüşmek korkutucu gelebilir, fakat sınırların kalktığı ve uçak seyahatlerinin inanılmaz ucuzladığı son yıllarda bu durum artık birçok kişinin hayatının bir parçası olmuş ve bundan çok keyif alıyorlar. Bu projenin en önemli özelliği, bağlantı kuracağınız kişinin site üzerinden kuracağınız dolaylı iletişimden, önünüzdeki birkaç adımdan haberdar olması ve dışa olan açıklığını bilmeniz. Sonuçta sizin profilinizi, arkadaşlarınızı inceleyebiliyor, ilgi alanlarınızı, gezdiğiniz gördüğünüz yerleri okuyabiliyor, ve amacınızın sadece keyifli zaman geçirmek, yerel birisinin yardımını almak olduğunu biliyor. Aynı kişiye bu site üzerinden değil de sokakta “merhaba!” deseniz garipseyecektir muhtemelen.
Uzun lafın kısası, demin televizyonda bir sunucunun misafirine yönelttiği “internete girer misiniz, chat yapar mısınız?” sorusunun üzerine, bu iki proje ile anlatmak istediğim şey doğru tasarlanan ve sosyal hayatımıza entegre olabilen projelerin bize nasıl renk katabileceğiydi. “Chat yapmak” kadar kuru bir tabir üzerine, sosyal hayatımızın dinamiklerini, hobilerimizi, beklentilerimizi ve başka insanlarla iletişim kurarken onlarda önemsediğimiz noktaları bir ekleyelim, o zaman belki last.fm veya couchsurfing’e ulaşırız.
Peki ya sizin hayatınızı değiştiren, sosyal hayatınızı renklendiren internet siteleri var mı? Paylaşırsanız sevinirim.

Bugün iki arkadaşım ile bir yerde oturmuş bir şeyler içerken sohbet nereden döndü dolaştı tam hatırlamıyorum ama insanların internet üzerinden kendilerini sergilemesi konusuna geldi. Aklıma gelen iki örnek; yeni doğan bebeğine Twitter hesabı açan ve bebeğinin ağzından “twitleyen” kullanıcılar, bir diğeri de bebeğinin doğumu ile birlikte blog tutmaya başlayan ebeveynler idi. Bu iki hareket oldukça sempatik ve çocuğunuz büyüyünce ona sunacağınız bu kayıtlar onu çok sevindirebilir, fakat o çocuklar büyüdüğünde de acaba bu kayıtlar bugünkü kadar anlam ifade ediyor olacaklar mı? Biz bebekken çekilmiş olan çok az video kaydımız var -benim dayımın düğünündeki bir kaydım dışında hiç yok sanırım- peki ya bunun eksikliğini çekiyor muyuz? İlerde bu durum nasıl olacak?
Kısaca şöyle dedik: İnsanlar internet üzerinden kendilerini o kadar çok gösteriyorlar ki, bunun hayatımızdaki anlamı gittikçe azalmaya başladı. (Bu arada konunun nereden buraya geldiğini hatırladım: Lisedeyken bir müzik grubumuz vardı, ve verdiğimiz konserlerin bir tanesini video kasete kaydedip kasetten CD’ye çektirmiştik. O kayıtları bulabilsem ne kadar çok sevineceğimi ve henüz üzerinden 8-9 sene geçmiş olmasına rağmen o zamanlar dijital kamera almanın-kullanmanın ve video kayıt yapmanın ne kadar zor olduğunu anlatıyordum. Şimdi bunları yapmak ne kadar da kolay, her şeyi kolayca kayıt edebiliyoruz, arkadaşlarımızla, hatta tanımadığımız insanlarla rahatça paylaşabiliyoruz. )
Peki ya her geçen gün kendini ifade imkanının kolaylaşması/yaygınlaşması dışında, özel yaşamı kayıt altına almak, yaptıklarımızı internet üzerinden duyurmak tehlikeli mi? Bunun sınırları neler? Bir de bunu düşünelim.
Son günlerde gündemi meşgul eden haberlerden birisi Facebook’un kullanıcı bilgileri ile ilgili yaptığı değişiklikler ve attığı geri adımdı. (siberkültür‘den okuyun: 1 2) Birkaç sene öncesini bir düşünelim: Kullanıcı profilleri içeren web siteleri, sosyal ağlar ilk yaygınlaşmaya başladığında kendimizi özgürce ifade ediyor, uykusuz geceler boyunca yakın çevremizdeki insanların profillerini okuyorduk, öyle değil mi? Peki ya sonra ne oldu? Kişisel bilgilerin kötüye kullanımıyla ilgili olaylar başladı -ki insanın içinde olan şeylerin dışa vurumu bunlar sadece- ve gizliliğin önemi ortaya çıktı. Ve sosyal ağlara kapsamlı gizlilik ayarları eklenmeye başladı. “Gizlilik” facebook’u da başarıya taşıyan en önemli faktörlerden birisidir. Kendini internetten ifade eden kişiler artık ne kadar erişilebilir olduklarını, verdikleri bilgilerin kimler tarafından görüntülenebileceğini tam anlamıyla kontrol altına almak istiyorlardı.
İnternet belki ilk kullanıldığında bir oyuncak gibi algılanıyor, fakat öyle değil. Yaşamımızın bir parçası, hayatımızı yansıtan, etrafımızdaki insanlarla iletişim kurmamızı kolaylaştıran bir ağ. İnternet üzerindeki neredeyse her aktivitemiz bir iz bırakıyor. Devletimiz de internetin ilk yıllarında hiç müdahalede bulunmayıp -muhtemelen internetin sunduğu olanakların ayırdında değillerdi- sonrasında -hiç samimi bulmadığım, tersine birçok açıdan zararları yadsınamaz- “temiz internet” kampanyalarına girişmedi mi? Belli ki internetteki özgür/kaotik ortam bir tehdit olarak algılandı. Bir de bu durumu kişisel bilgilerimiz konusunda düşünelim; fotoğraflarımızın, yazdıklarımızın başkaları tarafından rahatça paylaşılabildiğinin, kayıt altına alındığının yeterince farkında mıyız?
İnsanlar yavaş yavaş bunların farkına varıyorlar. Yeni jenerasyonlar internet ile doğuyorlar ve ilk üye olacakları sosyal ağlarda gizlilik ayarlarını kullanmayı öğrenecekler. Belki de üniversiteden yeni mezun çocuğunu bir anne şöyle uyaracak: “İş arıyorsun madem, partilerde sabaha kadar eğlenirken çektiğin fotoğraflarını facebook’tan kaldır derim.” Biliyoruz ki yakın arkadaşlarımız, arkadaşlarımızın arkadaşları ve iş çevresinden tanıdıklarımız; herkes bizim hakkımızda doğru ya da yanlış izlenimler ediniyor; nasıl bir edinime sahip olacaklarını da biz kontrol ediyoruz.
İnternet üzerinden iletişim kurmak şimdilik bir sanat, her kullanıcı aynı tecrübeye sahip değil, hikayeler henüz kulaktan kulağa fazla yayılmadı. Fakat internet her geçen gün yaşamımızın daha da içerisinde yer alacak ve dijital göçmenler yerlerini dijital yerlilere bıraktıkça internet üzerinden kendimizi ifade ederken daha fazla düşüneceğiz, bu durum yaşamımızdaki sözlü -ve hatta yazılı- kurallarımız arasında yerini alacak. Hem gizlilik, hem de teknolojiye daha kolay erişim şu anda kendini internet üzerinden ifade etmeye son derece meraklı olan insanların heveslerini törpüleyecek, bizi dengeleyecek.
