İnternet odağından uzaklaşmadan, sektördeki gelişmeler, kullanmaktan keyif aldığım servisler ve edindiğim deneyimler çerçevesinde yazdığım kişisel blogumu keyifle okursunuz umarım...

RSS Linkedin Xing Facebook Hakkimda Twitter

Analiz’ kategorisi arşivi

Dün gece Uğur Özmen‘in yazılarını okurken üzerinde detaylıca yazmak istediğim bir konu olduğunu fark ettim: Teknoloji kullanarak gerçekleşen iletişim metodlarının geleceği. Medya teknolojileri alanında yüksek lisans yaparken en çok ilgimi çeken kavramlardan bir tanesi HCI (Human-Computer Interaction) idi. Yani insanların makinelerle iletişimi. Kısacası, sosyal mecralar üzerinden kurduğumuz iletişimin geleceği hakkında birkaç öngörü, ve Facebook’un yerini ne alacak? sorusunun cevabı.

Öncelikle Uğur Özmen’in bloguna yazdığım yorumdan alıntılar ekleyeyim:

Sosyal medya’yı HCI yani Human-Computer Interaction kavramından ayırmamak ve önümüzdeki 10-20 seneyi düşünmek lazım. Dijital iletişim teknolojileri metin tabanlı sistemlerle başlayıp son 20 sene içerisinde görsel ve işitsel ögeleri de işin içerisine katarak “interface”ler üzerinden gelişti. İnsan iletişimi de bu süreçte yüz yüze süreçlerden farklı dijital platformlara kaydı. Second Life veya facebook gibi platformlar, iletişim kurmamızı sağlayan dijital araçlar, değişiyor ve gelişiyor. Sonuçta ise insan doğasına en yakın yöntemlere geri döneceğiz. Teknoloji insan doğası yani “physical mapping” özellikleri ile birleşecek. Sanal ve gerçek kavramları paralel yürüyor hale gelecek. facebook değil belki farklı bir isimle, belki de facebook un bilmem kaçıncı versiyonunda yine bir veritabanına bağlı, fakat kimlik numaramızla entegre, tek gözümüzü kırpmamız ve içimizden arkadaşımızın adını mırıldandığımız bir yöntem ile poke gönderebildiğimiz bir sistemde iletişim kuruyor olabiliriz.

Sosyal mecraların atalarının oluşmasını sağlayan yazılımlar, kullanıcı arabirimleri üzerinden insanlara sunuldu. O yüzden işletim sistemleri alanında iki büyük dev olan Microsoft ve Apple’ın rekabeti, kullanıcı arabirimlerinin evrimini bir çırpıda özetler. Microsoft, platformunu yazılımcılara tamamen bağımsız olarak açık tutarak rekabetin ilk dönemlerinde lider bulunmuştur. Apple ise arabirim tasarımında kendi “guideline”larının kullanılmasını zorunlu hale getirmiş ve işletim sistemi içerisinde geliştirilecek olan yazılımları denetlemiştir. Seneler içerisinde Apple ürünlerinde geliştirilen yazılımların kolay kullanılabilir ve popüler hale gelmesinin en önemli sırrı aslında budur: Apple ürünleri, insan doğasına en yakın kullanım deneyimini yakalamışlardır. Ve zamanla Apple’ın geliştirdiği inovatif ürün ve insan odaklı arabirim stratejisi, sosyal mecraların mobilleşmesi, dokunmatik ekranlar üzerinden iletişim gibi birçok yeniliği de beraberinde getirmiştir.

Peki ya önümüzdeki dönem? Teknolojinin insan doğasına daha da yaklaştığı, bir bilgisayar ekranının önünde oturmadan, veya tuşlara basmadan teknolojiyi yönettiğimiz ve iletişim kurduğumuz döneme ne zaman geleceğiz? Veya senelerdir sözü edilen “sanal gerçeklik” kavramı ne zaman gerçek olacak? (Hani o filmlerde gördüğümüz, büyük bir gözlüğü takip içerisine girdiğimiz dünyadan bahsediyorum, Matrix de diyebiliriz). Bununla ilgili YouTube’da birçok video izledim, ve sonunda keyifli bir tane buldum. Onu paylaşıp sizi de araştırmaya, izlemeye ve düşünmeye davet ediyorum. Bu konsepte yönelik enteresan bulgularınız olursa mutlaka paylaşın. Benim keşfimi buraya tıklayıp izleyebilirsiniz. Sosyal iletişim ve ticaretin gelişmesi, ve 40 sene sonrasının tahminleri 5 dakikalık bir süreçte anlatılıyor.

Jeffrey Zeldman’dan alıntılar ile bitirelim:

“The future of social media is …

UBIQUITOUS. It will be baked into everything we use, from desktop software, to mobile and the web, to the thermostat and phone in our hotel room.

MONOLITHIC & SMARTER

INVISIBLE. The phrase “social media,” already used only by a small subsection of the public (tech journalists, consultants, investors, unemployed designers) will fall into complete disuse as social media becomes smarter, monolithic, and ubiquitous — the background noise of all our lives, as little noticed as the electrical hum in our homes.

Dünyada üzerinde ciddi yatırımlar yapılan, ülkemize de hızlıca etki eden bazı gelişmelere göz atalım:

Sosyal teknoloji: 2012′nin ülkemizde ve dünyada popüler kavramı. Servis tarafında kurumlara sosyal mecrayı öğreten birçok şirket, ürün tarafına yatırım yapmaya başlıyor. Kurumlar şu ana kadar ajanslardan aldıkları birçok servisi kendi içlerine entegre edecek, dijital şirketler ise sosyal iletişimi ve verimliliği arttıracak ürünlere yatırım yapacaklar. Sosyal teknolojiyi sosyal medya kavramı ile birleştiremeyen start-up’ların sonu yakın.

Sosyal ticaret: E-ticaret hiç olmadığı kadar hayatımızda. Geleneksel e-ticaret modellerine ek olarak çok farklı kullanıcı deneyimlerine fırsat veren modeller talep görüyor, başarı kazanıyor. Tüketicinin internet kullanımını ve sosyal mecralar üzerinden kendini ifadeyi içselleştirmesiyle birlikte, ticaret de sosyalleşti. 2012′de bu derinleşecek.

Sosyal devlet: Sosyal haklardan değil de yerel yönetimlerin ve devlet kurumlarının dijital teknolojilere ayak uydurmasından bahsediyorum aslında. Geçtiğimiz sene “Abdullah Gül Twitter’a girecek, nasıl bir strateji izleyelim” şeklinde bir sohbetle devam eden bir kahvaltıya katılmıştım. Devlet tarafında ciddi yatırımlar var. 2012′de enteresan gelişmeler bizi bekliyor.

Turizm, sağlık, milli eğitim: Turizm çünkü uluslararası iş geliştirmek dijital pazarlama sayesinde hiç olmadığı kadar kolay. Eğitim çünkü bilgiyi geniş kitlelere ulaştırmak hiç olmadığı kadar rahat, fiziksel şartlar ve sınırlar kalktı. Sağlık çünkü her an her yerde, en öncelikli. Bu üç sektör bu sene ülkemizde dijitalleşiyor, sosyalleşiyor.

Ubiquitous computing: Yaklaşık 4 sene önce RWTH‘da yüksek lisans projelerimden bir tanesiydi. Bugün hayatımızın tam ortasında. Dijital cihazlar artık günlük hayatımızın bir parçası ve yavaş yavaş “araç”lıktan kopuyorlar. Fiziksel “mapping” ile, yani günlük hayatımızda kullandığımız iletişim tarzı ile teknoloji paralel hale gelecek: Dokunmatik tablet cihazlar ve ses-görüntü algılaması ile interaksiyon yaratan ürünler sadece başlangıç. İletişimimizi ekran kullanmadan, günlük hayatımızda kullandığımız standart cihazların sosyalleştirilmiş halleri ile sürdüreceğiz. Steve Jobs bu alanda bir dehaydı.

Organizasyon sektörü, dijital teknolojiler ile tanışıyor. Etkinlikler, kurum içi ve kurum dışı organizasyonlar “sosyal”leşiyor.

Gamification: Artık sadece gençler değil, herkes her alanda oyun oynuyor. Aslında biraz da, bütün hayat süreçlerimizi “oyunlaştırmak”tan bahsediyoruz. Kurum içi uygulamalar, medya, her şey oyunlaşmaya devam edecek. Özellikle HR’cılar için önemli bir kavram. 2008′de yine RWTH’da projelendirdiğimiz araştırma özetimiz için buraya bakabilirsiniz. Artık sadece araştırma bazında değil, günlük hayatımıza girdi bu kavram.

Medyanın sosyalleşmesi: “Smart TV” 2011′in medya alanında yeniliğiydi. Yazılı basın da televizyonla birlikte sosyalleşiyor, yenileniyor. Geleneksel mecralar & yeni medya birbirine paralel iletişim kurar hale geliyor. Yeni medya kavramı bu sene ölmeyecek ama birkaç senesi kaldı.

Ülkemizde gelişmekte olan dijital ekonominin, marka ve ajanslara nasıl yansıdığına bir bakalım:

Teknoloji iş süreçlerinin her alanında etki gösterecek: Dijital pazarlama konusunda, sadece kampanya üretmek veya sosyal medya üzerinden müşteri ilişkileri yürütmekle yetinilmeyecek. Kurum içi İK uygulamaları, sahada-dükkanlarda kullanılan kiosk ve ekranlar, tabletlere dokunan uygulamalar, sosyal mekanlar ve mobil/mecra entegre işler örnek gösterilebilir. Kurumsal çalışanlar birçok yeni model ve araç ile karşılaşacak, yoğun eğitim ve yenilenme süreci gerekecek.

Kurumlar e-ticaret ve dijital pazarlamaya yatırım yapmaya devam ediyorlar. “Dijital ekip”ler kuruyorlar, ekip kuramayanlar kurum içlerine birer “dijital sorumlu” arıyorlar. Genç veya deneyimli, kurumlar içerisinde birçok farklı süreci teknoloji kullanarak verimlileştirme misyonuna sahip kadrolar açılmaya devam edecek.

Halihazırda junior kadrolar ile dijitale zaman ve nakit yatırımı yapmış markalar, el yordamıyla öğrendikleri bu işi ekip işi olarak ciddi bir yatırımla kotarmak için gayret göstermeleri gerektiğini görecek. (görüyor)

Sosyal medya uzmanı kavramından uzaklaşılıp sosyal mecra üzerinde iş geliştirmenin bir ekip işi olduğu anlaşılacak. Ajansların ciddi olarak organizasyonel yapı üzerinde çalışmaları ve 7/24 servis yapılanması üzerinde efektif iş geliştirme modellerine odaklanmaları gerekiyor.

Medya ajansları, reklam ajansları sosyal alanda çalışan şirketlere ortak olacak, satınalmalar sürecek. Dijitali bilmeyen şirketler küçülecek, verimsizleşecek.

Sosyal mecra ve dijital pazarlama alanında içerik üreten markalar profesyonelleşecek, kurumsallaşacak.

Yurt dışından tersine beyin göçü ve kurumsal firmalardan start-up ekosistemine geçiş: Önümüzdeki 2-3 sene boyunca kurumlardan ve yurt dışından deneyimli isimlerin e-ticaret ve sosyal medya alanına kaydığını gözlemleyeceğiz. Artık dijital pasta büyüdü, olgunlaştı. Çocuk oyunu olmadığı iyice göz önünde. Büyük bir rant oluştu ve fırsatlar herkesi heveslendiriyor. Fırsatlar yanında birçok hayal kırıklığını da getirecek mutlaka.

Krizin etkileri artarsa dijital pazarlama şirketleri için bir fırsata dönüşebilir. Büyümekte olan pazarda iş geliştiren firmaların bir silkelenmesi, toparlanması, katma değer ve organizasyon üzerine odaklanması gerekecek. Efektivite, profesyonellik, endüstri standartlarının gelişmesi, ortak temennimiz.

Bu yazım konuk yazar katılımı olarak webrazzi‘de yayımlanmıştır.

Türkiye’nin genç nüfusundan ve bu dinamik popülasyonun potansiyel enerjisinden birçok yerde övgüyle bahsedilir. Bu duruma paralel olarak ülkemizde internet kullanıcılarının %45’i de 16 ile 24 yaşları arasında. Geçtiğimiz hafta bu kitleyi yakından ilgilendiren bir olay yaşandı ve üniversite sınavlarının sonuçları açıklandı. Şu anda da ek yerleştirme dönemi sürüyor. Peki ya üniversiteler sosyal medyayı nasıl kullanıyor?

Geçtiğimiz 2-3 sene içerisinde özel üniversitelerin sayısının artması ile birlikte geleneksel mecraları kullanarak üniversite adaylarını hedefleyen birçok kampanya hayata geçti. 2010 ise sosyal medyanın senesi oldu. Özellikle tercih döneminde üniversitelerin sosyal medyayı kullanmasında yoğun bir artış yaşandığını söyleyebiliriz. Bu kampanyalar şu ana kadar genelde üniversitelerin gerçekleştirdiği organizasyonlar ve sosyal sorumluluk projeleri ekseninde gerçekleşmekteydi. Bu sene tercih döneminde ise bir ay gibi kısa bir süre içerisinde yaklaşık 20 üniversite tanıtımını dijital mecralar üzerinde yoğunlaştırdı.

Reklamverenler genelde vakıf üniversiteleri ve kampanyalar dijital dünyaya dokunan farklı birçok ajans tarafından hayata geçirilip medya planlama ajansları üzerinden gençlik mecralarına sunuluyor. Bu sene kampanyaların interaktivitesi ve çeşitliliğinde olumlu gelişmeler göze çarpıyor. Üniversiteler kampanyalarını kurgularken güçlü oldukları özelliklerinin altını çizmeyi hedeflediler. Genelde adaylara özel birer landing page hazırlayıp kendilerini sunmayı tercih ettiler.

Bu kampanyalar arasından dikkat çeken bazılarına göz atalım:

Koç Üniversitesi kampanyasını tanıtım günlerine yönelik olarak ön bilgi verip adayları kampüsüne davet ederek tamamladı, Özyeğin Üniversitesi ise girişimciliği sahiplenmiş bir üniversite olarak adayların kendi hayallerindeki üniversiteyi kuracakları bir facebook oyunu tasarladı. Okan Üniversitesi bir mikrosite inşa edip adayların hayal ettiği üniversite ortamını tasvir etmeleri karşılığında onları ödüllendirdi.

İzmir Ekonomi Üniversitesi sosyal medya üzerinde yaptığı çalışmaya ek olarak bir canlı destek sistemi kurarak “Geleceği Yönetmek Yarını Planlamaktan Geçer” mottosunu kullandı.  Işık Üniversitesi facebook üzerinden tercih danışmanlığı sistemi açarken “geleceğini konuşalım” sloganı ile bir mikrosite çalışması hayat geçirdi. Zirve Üniversitesi de tercih döneminde sosyal medya iletişimini yoğun olarak kullandı, hizmetlerini ve kampüsünü facebook üzerinden adaylara tanıttı.

Kurumlar artık gençlik iletişiminde kullanabilecekleri en etkin yöntemin sosyal medya olduğunun farkına vardılar. Gençler günde bir saatten fazla zamanlarını internette geçiriyorlar. Yoğunlukla sosyal ağlarda vakit geçiriyor, mesajlaşıyor ve oyun oynuyorlar. Bu yüzden onlara eğlence vaadeden, iyi vakit geçirmelerini sağlayan, onları interaksiyona sokan ve bir yandan da markanın sunduğu faydalar hakkında bilgilendiren kampanyalar başarılı oluyorlar.

Bu tür çalışmalar önümüzdeki iki ay içerisinde de trendini arttırarak devam edecektir, çünkü eylül ayı sonunda üniversiteler yeni eğitim öğretim dönemi için kapılarını öğrencilerine açacak. Yaz döneminin rehaveti de ‘back to school’ dönemi ile birlikte bitecek ve kampanya sayılarında artış yaşanacak. Sonuç olarak sosyal medya ‘back to school’ dönemine yaklaşıyor ve dijital gençlik mecraları bu aralar fokur fokur kaynıyor…

Sosyal medya iletişim ajansımız Dekatlon Buzz ile geçtiğimiz hafta içerisinde Türkiye’de bir ilke imza attık. ‘Tasarım değeri olan eğlenceli her şey’ sloganı ile yol alan ve Türkiye’nin butik tasarım mağaza zincirleri arasında lider konumda yer alan BUN Design ile birlikte gerçekleştirdiğimiz BUNSQUARE kampanyası hakkında yazmak için öncelikle kampanyanın tamamlanmasını bekledim. Kampanyaya katılım süresi dün akşam sona erdi ve BUNSQUARE sözcüğünü ilk kullanmaya başlayıp kampanyayı duyurduğumuz bir hafta içerisinde oldukça fazla ses getirdik. Şu anda Google’a ‘bunsquare’ yazdığınızda tam 1200 sonuç karşınıza çıkıyor.

Bunsquare kampanyası ile neyi amaçladık? Nasıl bir anlam yarattık?

BUN Design tüm online iletişim stratejisini Dekatlon Buzz ekibi ile birlikte çiziyor. BUN Design Türkiye’de ilk olan bir konsepti hayata geçirmiş ve çok başarılı olmuş bir firma, ve arkasında girişimci bir Türk ekibi var. Online dünyadaki fırsatları biliyorlar ve bu tarafta ilerlemekten çekinmiyorlar. BUN Design’ın online dünyada artık daha aktif olduğunu Türkiye’de bir ilk olacak ve ses getirecek bir kampanya kurgusu ile duyurmak istedik. Birlikte çalıştığımız markanın arkasında ilkleri gerçekleştiren girişimci bir ekip olması bize bu cesaretli kararı aldırdı ve dünyada bile çok az kullanılmış olan bir mecrada bir kampanya kurgulayıp BUN Design’ın yenilikçi ve yaratıcı yönünün altını çizdik.

Kampanya medyadan ve sektörden çok fazla ilgi gördü. Bunu nasıl başardık?

BUNSQUARE kampanyamızdan sadece bir hafta içerisinde Milliyet Gazetesi, Sabah Gazetesi, Akşam Gazetesi gibi önemli yayın organlarında bahsedildi, Marketing Türkiye ve Digital Age dergilerinin yayınlanacak sayılarında ayın kampanyası olarak seçildik, kampanya kurgumuz Turkcell ve Turk Telekom teknoloji ekipleri arasında mail zinciri olarak dolaştı, ve Mindshare Interaction bize blogunda yer verdi. Tabii bütün bu önemli olayların yanında sayısız blog ve haber sitesi kampanyayı online olarak paylaştı. Örn. (1) (2) (3) (4) (5) Kampanyanın ses getirmesinden ve yayılmasından sonra bazı önemli marka temsilcileri bizimle iletişime geçip onlara benzer kurgular hakkında ayrıntılı bilgi vermemizi istediler, bu da önemli bir gelişmeydi.

Kampanya kurgusunun yarattığı fark neydi? Ne kadar katılım oldu?

Burada sözü ‘Marketoloji‘ blogu yazarı Berna Akın’a bırakmak istiyorum. Kendisi BUNSQUARE kampanyası ile ilgili yazdığı yazıda şu yorumları yapmış:

Bunsquare ilk karşıma çıktığında, “Sosyal medya kampanyası işte böyle olur!” diye düşündüm. Sosyal medyayı fiziksel mağaza ortamları ile birleştirmeleri, kullanıcıların marka ile fiziksel temas kurmalarını sağlayacak. Mağazalardaki formları doldurmaları sayesinde de, CRM’de (Müşteri İlişkileri Yönetimi) kullanılmak üzere harika bir veritabanı oluşturulacak. Buradan anlayabiliriz ki, ileride bizi çok daha kişiselleştirilmiş kampanyalar bekliyor.

“Markalarınızı ve kampanyalarınızı sosyal medyada var ediyoruz.” sloganı ile yola çıkan sosyal medya iletişim ajansı Dekatlon Buzz, Bun Design’ın bu kampanyada birlikte çalışmak istediği ajans olmuş. Kendilerini de ayrıca tebrik etmek istiyorum.

Bir tarafta, sadece Facebook ve Twitter’da birer hayran sayfası açıp, arada sırada (ki arada sırada olması iyi, çok sık olursa spam’e dönüşüyor) marka ile ilgili reklam yapan ya da haberler yayınlayan markalar; diğer tarafta çok daha interaktif ve tüketicilerin marka ile aralarında bağ kuracağı kampanyalar gerçekleştiren markalar… Bir tarafta sosyal ağlarda spam yapmak, diğer tarafta kullanıcıların marka ile duygusal bağ kurmalarını sağlamak ve marka sadakati (brand loyalty) yaratmak…

Berna Hanım gerçekleştirmek istediğimiz etkiyi çok iyi kavramış ve bunu blogunda paylaşmış. Kendisine güzel yorumları için de buradan teşekkür ederim.

BUNSQUARE kampanya kurgusu son kullanıcı için zorlu bir süreçti. Çok yüksek katılım beklemiyorduk, öncelikli amacımız sektöre ‘insanları mağazaların içine çekecek sosyal kampanyalar yapılabilir’ mesajını vermekti. Hem foursquare hem de Twitter’dan paylaşım kurgusunu doğru biçimde tamamlayan toplam 13 kişi kampanyadan ödül almaya hak kazandı. Bunun dışında foursquare veya Twitter paylaşımını doğru biçimde yapmayan, hashtag koymayı unutan, yanlış mağazaya giden katılımcılar da oldu. Bu katılımın yanında ise BUN Design’ın yenilikçi imajı ve online dünyaya girişi yüz binlerce kişi tarafından duyuldu, ve bir PR kampanyası olarak Bunsquare çok başarılı oldu.

Foursquare kullanımı Türkiye’de şu anda çok düşük, ve insanları bilgisayarlarının başından kaldırıp mağazaya çekmek de şu an için zorlu bir süreç. iPhone kullanan ve foursquare yüklemiş olan creme-de-la-creme kitleyi mağazalara çekmek çok daha zor. Mobil internet ve mobil sosyal medya kullanımı yaygınlaştıkça BUNSQUARE benzeri kampanyalar hayatımızın içerisinde daha fazla yer almaya başlayacak. O zaman BUNSQUARE’i hatırlayıp ‘Bu tarz kampanyaları biz başlatmıştık’ diyeceğiz, ne mutlu bize. Bu fırsatı bize veren BUN Design ekibine çok teşekkür ederim.

youtubeyasagiBugün Akşam Gazetesi‘nin pazar ekinde Selin Özavcı imzasıyla yayımlanan haberde 1,5 senedir devam eden YouTube yasağının sonunda AİHM’ye taşınması ve Anaposta uygulaması üzerine görüşlerim yayımlandı. Bloguma da eklemek istedim. “Bir video için tüm Türkiye’yi cezalandırıyoruz” başlıklı haberin tamamına buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

Konu hakkında görüşlerimi şu şekilde paylaşmıştım:

“Sivilleşme çabaları ve demokratikleşme hareketleri bir süredir ülkemizin gündeminden düşmeyen konu başlıkları. YouTube davasının 1,5 senedir sivil irade ve devlet işbirliği ile çözülememiş olması ve AİHM’ye taşınması daha atmamız gereken çok adım olduğunu gösteriyor. Bürokrasi problemi, vurdumduymazlık, veya adını ne koyarsak koyalım ortada ciddi bir problem var, bu dava bu problemi gündeme taşıyacaktır ve çözüm yolunda etkili olacaktır diye umuyorum. Fakat keşke dışarıya yansımadan kendi içimizde çözebilseydik bu problemleri.

Anaposta uygulamasının e-postalar üzerinden yürüyen bilgi akışını merkezi otorite altına alma amaçlı olduğu çok net. Hem teoride hem de pratikte uygulanması imkansız ve uygulamaya alınmaya çalışıldığında çok tepki göreceği açık. Devlet kurumlarının bu tip temelsiz uygulamalara kalkışmak yerine internetin doğasını kavramış ve bu işte uzmanlaşmış kişi ve kurumların işbirliği ile hareket etmesi gerekir.”

oklogoYouthRep ortaklığıyla birlikte Ortakantin‘de işler oldukça hızlı ilerlemeye başladı. Yeni bir ofisimiz, yeni ekip arkadaşlarımız var. Yaratıcı ekibimiz harıl harıl yeni tasarımlar üzerine çalışıyor, yeni özellikleri ve arayüzü ile yeni ortakantin’in ilk versiyonunun lansmanını 2010 ocak ayında yapacağız. Bu arada sitenin altyapısı da elden geçiriliyor ve optimize ediliyor.

Bugün veritabanı üzerinde çalışırken herkesin ilgisini çekebileceğini düşündüğüm bir istatistiği derledim: 2005′ten beri ortakantin forumunda en fazla aratılmış olan sözcükler. Sadece üniversitelilere özel bir platformda/sosyal ağ sitesinde hangi sözcüklerin aratıldığı bu tür sitelerdeki kullanıcıların davranış türlerini tanımlamak için iyi bir örnek olacaktır.

ortakantin-aramalarEn çok aratılan 35 “keyword” arasından dikkatimi çekenler:

Sitede çok fazla mesaj almış ve birçok kullanıcının takip ettiği forum başlıkları ve anketler en çok aratılanların başında geliyor. (En çok aratılmış sözcük olan “boşluk” sitenin en fazla mesaj almış olan başlığı, kullanıcılar o başlığa akıllarına ne gelirse yazıyorlar, bir konu sınırlaması yok. Bir ara düzenli olarak hazırlamış olduğumuz anketler de en çok aranan ikinci sırada.)

Site içi dinamikler kullanıcıların yaptığı aramayı oldukça fazla etkiliyor. Sitede popüler olan üyelerin takma isimleri de en çok arananlar arasında. (glikoz, luteus, bigbang gibi listede görüp anlam veremediğiniz sözcükler aslında kantinde çok vakit geçiren bazı arkadaşlarımızın takma isimleri:) ). Ortakantin evlendirme dairesi de üyeleri kaynaştıran bir sosyal grup, ve en çok arananlar arasında.

Sitemizin kitlesi olan üniversitelilerin ihtiyaç duyabildiği ve ilgisini çeken konular olan erasmus, ev arkadaşı, bilkent, odtü gibi keywordler de üst sıralarda.

Üniversite kitlesinin en çok aradığı ve onları en çok eğlendiren sözcükler de sırasıyla: MSN, aşk, youtube (!), lost, sevgili, seks, video, film, geyik, oyun, şarkı.

Sitede en çok aratılan şehirler sırasıyla Ankara, İstanbul ve İzmir (Ankara’da çok sadık bir kullanıcı kitlemiz olduğunu ilk senelerden beri takip ediyoruz.) Galatasaray, Fenerbahçe’den çok aratılmış :) Beşiktaş listeye girememiş.

Ekte yüklediğim tam listeyi incelemenizi tavsiye ederim. Aklın yolu bir: Üniversiteliler temel ihtiyaçlarını gidermek, sosyalleşmek ve eğlenmek istiyorlar. En azından ortakantin’de bu böyle.

logo_myspaceSosyal ağların nasıl para kazanacakları uzun zamandır tartışılan bir konu. Bu tartışmalarda günümüzde bu alandaki iki en büyük marka facebook ve MySpace’in mutlaka adı geçer, Linkedin ve Twitter da artık sık sık anılıyor. En çok eleştirilen ve kafa yorulan konu genellikle sosyal ağların ellerindeki inanılmaz büyük kitleyi ve potansiyeli karlı bir iş modeline nasıl dönüştürebileceği sorusu oluyor.

Bu konuda kendi gözlemlerim ve kullanım tecrübelerim dışında önemli kaynaklardan haberleri ve birinci ağızdan yapılan açıklamaları derleyerek bir karşılaştırma yapmaya çalıştım. Elindeki kitleyi gelire dönüştürebilme konusunda şu ana kadar en büyük başarıyı açık ara MySpace göstermiş, ve facebook’un yükselen trendine ve iki ürünün neredeyse eşitlenen trafik oranlarına rağmen geçtiğimiz sene boyunca rakibinin iki katından fazla gelir elde etmiş. MySpace 800 milyon dolardan fazla ciro elde ederken facebook’un tahmini geliri 300 – 400 milyon dolar arasında. Önümüzdeki sene MySpace 1 milyar doları aşmayı hedeflerken ve bunu 5 sene içerisinde gerçekleştirdiklerini söylerken (Google’ın 1 milyar dolar ciroya ulaşması 6 senelerini almış) facebook’un cirosunu 500-600 milyon dolara çıkartacağı öngörülüyor. Bu rakamları kullanıcı ziyaretleri ve trafik verileri ile birleştirip iki şirkete de sanal birer değerlendirme yaptığımızda şu anda MySpace 3.5 milyar dolardan fazla ederken, facebook henüz 1.6 milyar dolar değerinde hesaplanıyor.

Bu ciro farkı hakkında Mark Zuckerberg “Biz henüz trafik artışına odaklanmış durumdayız, önümüzdeki 2-3 sene içerisinde adamakıllı gelir modelleri oluşturacağız.” şeklinde bir açıklama yapmış olsa da beacon uygulaması, kullanıcı sözleşmesi üzerinde çeşitli değişiklikler ve benzeri girişimler ile facebook’un gelirini arttırmak için büyük çaba sarfettiğini fakat bu en çok bilinen iki örnekte de geri adım atmak durumunda kaldığını biliyoruz. İki firmanın da aslında çabası, satılabilir bilgi akışı sunmak: facebook yavaş yavaş markalar ile tüketicilerin buluştuğu bir mecra olmaya çabalıyor, fan page’lerini ön plana sürüyor, kullanıcının yakın çevresindeki kişilerin sevdiği ürünleri ve tüketim alışkanlıklarını baz alarak öneriler yapıyor. MySpace ürününü para çevirme konusunda daha şanslıydı, bağımsız mecra ihtiyacında olan sanatçıları, onların takipçilerini, konser biletleri gibi hemen paraya dönüştürülebilen ve yoğun olarak talep gören ürünleri verimli bir şekilde bir araya getirerek değerlendirdi.

myspace-generationBirkaç ay önce Berlin’de katıldığım Popkomm fuarında odak noktası dijital müzik servisleri ve müziği teknoloji ile birleştirip paraya çevirmekti. Online satış dışında, yaratılan sanatsal ürünleri kullanıp alternatif gelir modelleri yaratmak üzerine birçok çalışma mevcuttu. Günümüzde de geleneksel albüm satışı dışında müzisyenlere gelir sağlayan RockBand, benzeri online oyunlar, web tabanlı karaoke sistemleri ve benzeri telif üzerinden gelir dağıtan çalışmaları takip edebiliyoruz. MySpace bu açıdan bakıldığından daha çok etkinlikler üzerinden müzik üreticisini ve takipçiyi bir araya getirme işlevini görüyor, bu süreçte sisteminin içine akıllı algoritmalar yerleştirerek ve lisanslı yayın içeriğini gelir ortaklıklarıyla birleştirerek ekonomik değerini arttırıyor. Bu anlaşmalara en iyi iki örnek olarak Google ile yapılan 800 milyon dolarlık akıllı reklam anlaşması ve MTV Networks ile yapılan video reklam ortaklığı verilebilir. Yakında mikro ödeme sistemleri ve mobil uygulamalara yatırımı arttıracakları ve online müzik üzerine gelir artışı sağlayabilecek startupları satın alacaklarına dair açıklamalar da yaptılar.

MySpace ve facebook’un iki farklı uygulama olduğu ortada, bu fark 2005′te MySpace’in satın alınmasından sonra yaptığı kurumsal anlaşmalar ve bir arkadaşlık sitesinden daha çok müzik/video mecrası olma yolunda atılan adımlar ile iyice arttı. MySpace şöhretlerini duymuşsunuzdur, geleneksel yolların dışına çıkıp internet üzerinden kendilerini duyuran ve bununla büyük şöhrete kavuşan Arctic Monkeys, Lily Allen gibi isimlerden bahsediyorum. Bu isimler internetin şov dünyası üzerinde nasıl bir etki yaratabileceğinin ilk kayda değer örnekleriydi ve MySpace’in müzik sektörünü ve takipçilerini kategorize eden, bir araya getiren ve birbirleriyle birinci ağızdan iletişim kurmalarını sağlayan bir mecra olarak başarılı olacağının, para edeceğinin ve sektöre verimlilik katacağının ilk işaretleriydiler. Ortada bana göre büyük bir sinerji var: Öncelikle milyar dolarlar eden ekonomik değeri ile evrensel müzik ve eğlence sektörü ve bu sektörün mp3 patlaması, korsan yayınlar, sonrasında da online müzik yayını ile geleneksel yollardan para kazanamama sorunu, ve bu sayede de yeni gelir modellerine ve ortak bir online mecra arayışına yönelişi. Bu öyle güçlü bir sektör ki, MySpace’in markasını şirket hiçbir harcama yapmadan kendi kendine parlatmasını sağlıyor: Az da olsa gece hayatınız varsa fark etmişsinizdir, her partinin ve konserin afişinde artık grup isimleriyle birlikte MySpace adresleri de yazar. Bu yayılımın dışında, MySpace satın alması sonrası gerçekleşen yönetimsel başarı da kayda değer: Şu anda Sony BMG, Warner ve Universal ile yapılan anlaşmalar sayesinde milyonlarca tüketiciye biletler, telefon melodileri ve sanatçılara özel ürünler sunabiliyorlar. Bu üç firmanın dünyanın en güçlü müzik firmaları olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz, MySpace’in tam da müzik sektörünün zor durumda olduğu bir zamanda internetin en popüler sosyal ağı olması, ve arkasına büyük bir yatırım desteğini alması, bu firmalarla yapılan anlaşmaları da kolaylaştırarak “sanal dünya dışında” atılacak adımların bir internet sitesini ekonomik olarak güçlendirmek için ne denli önemli olduğunu herkese gösterdi.

MySpace bu yönde çalışmalarına halen devam ediyor. Henüz birkaç hafta önce yaptıkları yeni işe alımlar ve yayınladıkları bültenler de bunu doğruluyor: Avrupa kıtasında bağımsız sanatçılar ve yayıncılar ile stratejik işbirlikleri kurmak için tecrübe sahibi bir yönetici, ve merkezle entegre bir şekilde çalışacak yerel ofisler ve ekipler, MySpace’i ABD dışında da müzik sektöründe söz sahibi yapmak için çalışmalarını sürdürüyor. Bu süreçte belki de en can alıcı nokta, müzik evrensel bir sanat dalı olmasına rağmen MySpace’in yerelleştirmeye oldukça önem vermesi. En aktif oldukları pazar olan ABD dışında Kuzey ve Güney Amerika’da 5 farklı ofis, 15 gelişmiş Avrupa ülkesinde birer ofis, ek olarak Rusya, Türkiye ve Asya Pasifik ülkeleri gibi alternatif pazarlarda ofisler, ve bu ülkelerdeki sektörü takip eden, müzisyenlerle anlaşmalar yapan, etkinlikleri ve trendleri kovalayan ekipler. Şaşırtıcı ve ilgi çekici bir nokta da, yenilikçilik: MySpace’in kendi prodüksiyonları için ortaklık anlaşmaları yapması, kullanıcılarına ortak katılım ile film çektirmesi gibi ayrıntılar basında hep geniş yer bulmuştu. Bu şekilde MySpace ürün geliştirmesi dışında enerji ayırıp teknoloji dışı operasyona vakit ayırmaya, yerel pazarlara girmeye ve yenilikçi girişimlere para yatırmaya çekinen birçok internet firmasının gözlemleyip ders alabileceği bir örnek oluşturur umarım.

twitterBugün iki arkadaşım ile bir yerde oturmuş bir şeyler içerken sohbet nereden döndü dolaştı tam hatırlamıyorum ama insanların internet üzerinden kendilerini sergilemesi konusuna geldi. Aklıma gelen iki örnek; yeni doğan bebeğine Twitter hesabı açan ve bebeğinin ağzından “twitleyen” kullanıcılar, bir diğeri de bebeğinin doğumu ile birlikte blog tutmaya başlayan ebeveynler idi. Bu iki hareket oldukça sempatik ve çocuğunuz büyüyünce ona sunacağınız bu kayıtlar onu çok sevindirebilir, fakat o çocuklar büyüdüğünde de acaba bu kayıtlar bugünkü kadar anlam ifade ediyor olacaklar mı? Biz bebekken çekilmiş olan çok az video kaydımız var -benim dayımın düğünündeki bir kaydım dışında hiç yok sanırım- peki ya bunun eksikliğini çekiyor muyuz? İlerde bu durum nasıl olacak?

Kısaca şöyle dedik: İnsanlar internet üzerinden kendilerini o kadar çok gösteriyorlar ki, bunun hayatımızdaki anlamı gittikçe azalmaya başladı. (Bu arada konunun nereden buraya geldiğini hatırladım: Lisedeyken bir müzik grubumuz vardı, ve verdiğimiz konserlerin bir tanesini video kasete kaydedip kasetten CD’ye çektirmiştik. O kayıtları bulabilsem ne kadar çok sevineceğimi ve henüz üzerinden 8-9 sene geçmiş olmasına rağmen o zamanlar dijital kamera almanın-kullanmanın ve video kayıt yapmanın ne kadar zor olduğunu anlatıyordum. Şimdi bunları yapmak ne kadar da kolay, her şeyi kolayca kayıt edebiliyoruz, arkadaşlarımızla, hatta tanımadığımız insanlarla rahatça paylaşabiliyoruz. )

Peki ya her geçen gün kendini ifade imkanının kolaylaşması/yaygınlaşması dışında, özel yaşamı kayıt altına almak, yaptıklarımızı internet üzerinden duyurmak tehlikeli mi? Bunun sınırları neler? Bir de bunu düşünelim.

facebook-privacySon günlerde gündemi meşgul eden haberlerden birisi Facebook’un kullanıcı bilgileri ile ilgili yaptığı değişiklikler ve attığı geri adımdı. (siberkültür‘den okuyun: 1 2) Birkaç sene öncesini bir düşünelim: Kullanıcı profilleri içeren web siteleri, sosyal ağlar ilk yaygınlaşmaya başladığında kendimizi özgürce ifade ediyor, uykusuz geceler boyunca yakın çevremizdeki insanların profillerini okuyorduk, öyle değil mi? Peki ya sonra ne oldu? Kişisel bilgilerin kötüye kullanımıyla ilgili olaylar başladı -ki insanın içinde olan şeylerin dışa vurumu bunlar sadece- ve gizliliğin önemi ortaya çıktı. Ve sosyal ağlara kapsamlı gizlilik ayarları eklenmeye başladı. “Gizlilik” facebook’u da başarıya taşıyan en önemli faktörlerden birisidir. Kendini internetten ifade eden kişiler artık ne kadar erişilebilir olduklarını, verdikleri bilgilerin kimler tarafından görüntülenebileceğini tam anlamıyla kontrol altına almak istiyorlardı.

İnternet belki ilk kullanıldığında bir oyuncak gibi algılanıyor, fakat öyle değil. Yaşamımızın bir parçası, hayatımızı yansıtan, etrafımızdaki insanlarla iletişim kurmamızı kolaylaştıran bir ağ. İnternet üzerindeki neredeyse her aktivitemiz bir iz bırakıyor. Devletimiz de internetin ilk yıllarında hiç müdahalede bulunmayıp -muhtemelen internetin sunduğu olanakların ayırdında değillerdi- sonrasında -hiç samimi bulmadığım, tersine birçok açıdan zararları yadsınamaz- “temiz internet” kampanyalarına girişmedi mi? Belli ki internetteki özgür/kaotik ortam bir tehdit olarak algılandı. Bir de bu durumu kişisel bilgilerimiz konusunda düşünelim; fotoğraflarımızın, yazdıklarımızın başkaları tarafından rahatça paylaşılabildiğinin, kayıt altına alındığının yeterince farkında mıyız?

İnsanlar yavaş yavaş bunların farkına varıyorlar. Yeni jenerasyonlar internet ile doğuyorlar ve ilk üye olacakları sosyal ağlarda gizlilik ayarlarını kullanmayı öğrenecekler. Belki de üniversiteden yeni mezun çocuğunu bir anne şöyle uyaracak: “İş arıyorsun madem, partilerde sabaha kadar eğlenirken çektiğin fotoğraflarını facebook’tan kaldır derim.” Biliyoruz ki yakın arkadaşlarımız, arkadaşlarımızın arkadaşları ve iş çevresinden tanıdıklarımız; herkes bizim hakkımızda doğru ya da yanlış izlenimler ediniyor; nasıl bir edinime sahip olacaklarını da biz kontrol ediyoruz.

İnternet üzerinden iletişim kurmak şimdilik bir sanat, her kullanıcı aynı tecrübeye sahip değil, hikayeler henüz kulaktan kulağa fazla yayılmadı. Fakat internet her geçen gün yaşamımızın daha da içerisinde yer alacak ve dijital göçmenler yerlerini dijital yerlilere bıraktıkça internet üzerinden kendimizi ifade ederken daha fazla düşüneceğiz, bu durum yaşamımızdaki sözlü -ve hatta yazılı- kurallarımız arasında yerini alacak. Hem gizlilik, hem de teknolojiye daha kolay erişim şu anda kendini internet üzerinden ifade etmeye son derece meraklı olan insanların heveslerini törpüleyecek, bizi dengeleyecek.